AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-11-10
Hakkımda bir yazı yazılmış. Baştan aşağı yalanlarla dolu... Aşağılık bir yazı. O kadar aşağılık ki yazıyı yazan altına kendi adını bile yazamamış. Yazdığı yazının altına kendi adını yazamayan adamın onuru sorgulanmaz mı? Evet, adamın adı yok. O yüzden ben de size kim olduğunu söyleyemiyorum.
Hem gerçek imzasını kullanmıyor yazıda, hem benim adımı vermiyor. Dava açılırsa mahkum olacağını biliyor, aklı sıra tazminattan yırtıyor... Şark kurnazı... Bu kadar zavallı...
Babamı ve iki yıl önce hayatını kaybeden annemi karıştırmış konuya. Bütün söyledikleri gibi ailem hakkındaki sözleri de yalan. Adam zaten karaktersiz, pespaye biri belli ki. Ama aynı zamanda da kötü gazeteci. Kendi çarpık fantezilerini ve hayal gücünü gerçek sanıyor. Ya da çevresindekiler yalan bilgiyle besliyor onu.
Bu yüzden de yalanı bitmiyor işte... Bir tanesi de Irak'a Amerikan işgali başladığında evime Amerikan bayrağı astığıma dair... Bu tuhaf fantezi yine hangi hastalıklı bünyenin ürünü bilmiyorum. Bir tek bu yalanda çok ufak da olsa bir zeka kırpıntısı gördüm, hafif gülümsedim. Fakat işin doğrusu ben o yıllarda da tezkere Meclis'ten geçmediği için parti vermiş biriyim. Dahası 2003'teki yazılarımda savaşı, savaş medyasını eleştiren satırlarımı her isteyen bulabilir.
Beni bu hasta fanteziler ya da kuyruklu yalanlar ilgilendirmiyor aslında... Beni en çok kaygılandıran bu kadar yalanı üretebilen bir şebekenin ele başı olan adamın bir süre bu devletin en üst makamlarına hizmet etmiş oluşu. Bir ara hükümetin, bakanların, milletvekillerinin yanından ayrılmıyordu.
Bir yazıda bu kadar yalan söyleyen, kim bilir bu ülkeyi yöntenlere ne gibi yalanlar söyledi, düşünmek bile istemiyorum...
Ama işin gerçeği şu: Nasıl ki birileri 'Bu adam işe yaramaz' diye anladı ve onu uzaklaştırdı, onu çok kıymetliymiş gibi bağrına basan bir kısım medya da bunu fark edip onu mutlaka kapı dışarı edecektir. Bu kaçınılmazdır. Medyaya dönemsel olarak gelenler, süreleri dolduğunda tasfiye edilirler.
Zaten tam da bu yüzden Babıali'nin arka bahçesinde bir 'tetikçi mezarlığı' vardır. Patronlarının yanında bitenler, başbakanların yalılarında göbek atanlar, 'Ben yağdanlığım' diye dolananlar, ihale toplayanlar, şapka taşıyanlar, siyasi konuşma metinleri yazanlar orada yatar. Hiçbirinin mezar taşı yoktur, bu mezarlıkta üst üste yığın halindedirler...
O ve arkadaşları yollarının o mezarlığa çıktığının farkında. Endişleliler. Panikteler. Sağa sola sataşmaları bu yüzden. Yalanlarla manipülasyon yapmaya çalışmaları, dezenformasyon çalışmalarına imza atıp başkalarını itibarsızlaştırmak için harekete geçmeleri bundan.
Bu yüzden bu adam ve onun önderliğindeki bir koro Ahmet Hakan'ı da tehdit edebiliyor, benim hakkımda da sistemli bir yıpranma kampanyasına başlıyor.Sistematik bir saldırı bu. Biri şimdi de kendisini köyün ağası zannediyor, belinde taşıdığını zannettiği 'iktidar' silahını okşayarak gözdağı vermeye çalışıyor.
Vız gelir, tırıs gider.
Onun tabancası bu mahallede kurusıkıdır...
Bu mahalle böyle yalancı şantajcıları mecburiyetten bir süre ağırlar, ama hemen bünyesinden kusmayı da çok iyi bilir...
Bu biraz sancılı bir süreç olabilir... Sürmesi gerektiğinden daha uzun sürmüş de olabilir...
Ama son kaçınılmaz...
Tekrar ediyorum eninde sonunda bu mahalleden kovulacaklar. Bunlar kovulmaktan anlar. Ve bu sefer son tekme onları doğrudan Babıali'nin tetikçiler mezarlığına gönderek; dönüşü olmayan bir yola.
Ve o kovulma günü geldiğinde arkalarından tencere çalanlardan biri de ben olacağım.
Ben Ercan Saatçi'yi sevmem
Ben Ercan Saatçi'yi sevmem... Onun 90'lı yıllardaki punk-ülkücü tavırları midemi kaldırır... 'Müzik piyasanın tanrısı benim' diye dolaştığı günlerde 'Bakalım bu iktidardan düştüğünde nasıl olacaksın' diye izlerdim onu... Grup Vitamin zamanındaki mizahını yaratıcılıktan uzak bulurum... 'Haydi Şimdi Bütün Eller Havaya' tadındaki İzel-Çelik-Ercan melodileri içince bile bende bir Serdar Ortaç şarkısının yaptığı etkiyi yapmaz; coşamam... MFÖ'nün 'Ele Güne Karşı'sını mahveden bir düzenleme yaptığı için onu affetmem... Yarışma programında tartışığım bir şarkıcı kadını savunmak için 'kabadayı' çıkışları ise beni güldürür... Kendi yaptığı 'Kararsız Geceler' şarkısının sözlerini kendisinin de anlayıp anlamadığını merak ederim... Ve de hayatta bir Ercan Saatçi şarkısından daha kötüsünün bir Ufuk Yıldırım şarkısının olduğuna inanırım...
Ama bütün bunlara rağmen...
Şu 'Sayenizde' şarkısına bayılırım... Emel'in seslendirdiği bestesi 'Sakatlık Bende'nin hakkının hiç verilmediğine yanarım...
Ve son günlerde ne yalan söyleyeyim Hürriyet'in spor sayfalarını da çok ama çok beğenir oldum. Spor servisi sayfasındansa gazeteci ve haberci sayfasına doğru evrilmesini takdir ederek izliyorum. Polemikler, cımbızla seçilen konular yaratıcı ve dikkat çekici geliyor bana...
Ercan Saatçi konusunda yeterince 'adil' bir insan olduğumu kabul etmişsinizdir artık...
O halde gerçek meseleye gelelim... Şu 'Galatasaray'ı nasıl s...' videosuna...
Kopan kıyameti anlayamıyorum... 'Yakıştı mı sana' diye ahlak derslerine aklım basmıyor... 'İstifa et' diye galeyena gelenlere şaşırıyorum... Protesto organizasyonlarına sempatiyle yaklaşmıyorum...
Çünkü hangimiz taraftarı olduğumuz bir takım yenildiğinde buna benzer kelimeler etmedik? Hangimiz futbolla seks metaforlarını birleştimeden taraftarlık yaşadık?
Bu iki yüzlülük niye?
Asıl ahlaksızlık ve terbiyesizlik Ercan Saatçi'nin kurduğu cümlede değil, kamera arkasında iki arkadaşın kendi arasında konuştuğunu servis edendedir...
Rojin meselesine son nokta
Hıncal Uluç'un yazısından öğrendiğimize göre Rojin aslında Serdar Turgut'a yönelik eleştirilere 'tepkisiz' kalacakmış. Hıncal Abi böyle tembihlemiş, o da 'Tamam' deyip telefonu kapatmış. Ancak sonradan birileri gaz vermiş, kanına girmiş ve olayı büyütmüş...
Belli ki Rojin buradan bir 'reklam' kokusu almış... Neyin reklamı mı?
Her şey 'Önümüzdeki günlerde albümü çıkacak' bilgisi gelince netleşti...
Serdar Turgut etik gereği özür diliyor, karşısındakinin etiği ise bu mağdur rolünden reklam yapmak sadece... Yazık...