AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-11-10
Seçimlerden önce AKP’yi bitirmeye ant içmiş küçük bir kanalın yayına katılmıştı CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu. Reklam arasında, programı sunan gazeteci birtakım laflar ediyor ona... “Ben Saadet’lileri çıkarıyorum ekrana, birkaç puan kesin etkimiz var, bu adamları [AKP’yi] böyle böyle yok edeceğiz” gibisinden. Pek de kibar olmayan bir üslupta...
Kılıçdaroğlu kibar bir adam... Böyle hesaplara göz kırpacak, gazlamalara gelecek biri de değil. Son derece serinkanlı ve mesafeli... Adamı susturmak için “Tabii, evet” falan deyip, lafı geçiştirmeye çalıştı.
Canlı yayın arasında çekilen bu görüntüler programa dahil değil. Ancak kamera o sıratta kayıttaydı ve birileri hem bu kanalı hem de Kılıçdaroğlu’nu yıpratmak için görüntüleri servis etti.
Cemaat’e yakın İnternet siteleri hemen bir linç harekâtı başlattı peşinden. “Kirli tezgâh” gibi manşetlerle bu video defalarca yayınlandı.
Kimse o sırada bunun bir mahremiyet ihlali olup olmadığını tartışmadı maalesef... İçerik gözümüzü öyle bürümüş ki, seçim komplosunu anlatan gazetecinin ahlakını tartışmaktan bu kaydı sızdıranın ahlakını sorgulamaya sıra bir türlü gelmedi.
Oysa bu sızdırılan kayıt tam da Ercan Saatçi’nin birkaç sene önce, çok yakın arkadaşı Metin Özülkü’nün evinde kayıt arasında söylediklerinin sızdırılmasından farksız... Programın yayınlanmayacak kısmında Saatçi’yle Özülkü kendi aralarında Galatasaray’a küfür ediyorlar; gülerek, espri mahiyetinde... İki fanatik Fenerbahçeli’den bekleneceği şekilde... Hemen hemen bütün taraftarlar, düşman gördükleri kulüplerle ilgili böyle sözler ederler ya...
Eğer birkaç kişi sesini yükseltmese buradaki mahremiyet ihlali, kaydı korsan olarak yaymak içeriğin altında ezilecekti...
Teknoloji hepimiz gündelik hayatın pornografisine fena halde bağımlı hale getirdi. Bir ses kaydı, bir seks kaseti, bir telefon görüşmesi, bir gizli video çekimi - ne olursa olsun fark etmeden, içeriğine kapılarak asıl tartışmamız gereken noktaları es geçer hale geldik.
Bunun bir mahremiyet ihlali olduğunu savunanlarımız bile bu gizlice çekilmiş ve sızdırılmış görüntülerini önce izliyor, yargısını sonra veriyor. Bakamamazlık, izlememezlik edemiyoruz, bu kayıtları görmezden gelemiyoruz.
Bu pornografi merakının hepimizde ciddi bir deformasyon yarattığı ise tartışmasız bir gerçek.
Dün, Hürriyet’ten Ahmet Hakan’ın köşesinde açıklaması yer alan Remzi Gür de bu mahremiyet ihallinden yakınıyor. Başbakan’ın en yakın adamlarından Gür, Aydınlık dergisinde kendisiyle Erdoğan’ın bir görüşmesinin yayınlanmasına tepki gösteriyor.
Oysa geçtiğimiz aylarda hükümete yakın yayın organları ve demokrat/liberal köşe yazarları Ergenekon sürecinde ses kayıtlarının ne kadar önemli olduğundan bahsediyordu. “Yasadışı ses kaydı alınamaz” tezine karşılık Philip K. Dick’vari açıklamalar yapıyorlardı: “Ya bir suçu önceden haber alıyorsak bu ses kayıtlarından? İçeriğine bakalım.”
Aydınlık’taki ses kaydı gösterdi ki mahremiyet ihlali “taraf” tanımıyor. Bir tarafın bu çirkin telekulak yöntemiyle mağdur ettiğine karşılık, karşı taraf da hemen misilleme yapabiliyor.
Mahremiyet ihlali alışkanlık halini almışsa hepimizin tehlikede olması kaçınılmaz...
İşte bugün artık İlhan Selçuk da “telekulak” mağduru, Recep Tayyip Erdoğan da... Kemal Kılıçdaroğlu da, hakkında dosyalar tuttuğu Remzi Gür de...
Bundan bir süre önce, dinci gazetelerin biri benim de bir telefon kaydımı sürmanşetten yayınladı. Ellerine ne geçti bilmiyorum; hedefe koyduklarına zarar verebileceklerini düşünmüş olmalılar. Sadece gülüp geçtim halbuki... Bir de İslamcıların gündelik hayat pornosuna ilgileri üzerine bir kez daha düşündüm...
Bakıyorum, şimdi bu gazeteler Remzi Gür’ün Başbakan’la konuşmasından hiç mi hiç söz etmiyorlar. Görmezden gelmeyi tercih etmişler. Kılıçdaroğlu’nun, Saatçi’nin kamera arkasını yayınlayan İnternet siteleri de Aydınlık’taki dosyaya yüz vermediler...
Bu düpedüz çifte standart değil midir?
Hani gizli konuşmaların içeriğine bakılacaktı?
O halde neymiş... “Mahremiyet ihlali” bumerang gibidir. Dönüp gelince hepimizi vururmuş...
Ben İbo’dan çok sıkıldım
BasIndakİler çok çekmiştir bu adamdan... Kendisine her şeyi hak görür, ama en ufak bir eleştiriyi dahi kaldıramaz. Hakkında yazılan bütün olumsuz yazıları aynı gün istisnasız mahkemeye verir. Sadece bu sebepten değil, kolayca tahmin edilebilecek başka bir sürü nedenden ötürü de İbrahim Tatlıses aleyhinde yazı yazmak bir “cesaret” işine dönüşmüştür bu mahallede...
Gözünü karartıp İbo’ya haddini bildirenlerden biri de Habertürk yazarı Rahşan Gülşan... Hatırlarsınız, bundan bir süre önce İbo televizyona çıkıp birtakım küfürler savurmuştu... Tam cümle şu şekilde: Yıldız Tilbe için “Seni pezevenklerin elinden aldım.”
Bu cümle üzerine Rahşan Gülşan da “İbo’nun diline düşmektense pezevenklerin eline düşmeyi tercih ederim” diye bence harika bir ayar vermişti... Hem zekice, hem esprili, hem de kuvvetli...
İbo tabii ki bu yazıya tahammül edemediği için açmış davayı... Hem tazminat davası, hem de ceza davası... Ceza davasına bakan savcı bu cümlenin İbo’nun televizyonda ettiği bir söz yüzünden yazıldığını ve basın özgürlüğü kapsamında değerlendirileceğine karar vermiş... Ve ceza davası girişimi takipsizlikle sonuçlanmış...
Ancak tazminat davasını İbo kazanmış ve Rahşan Gülşan’ı üç bin lira ödemeye mahkûm etmiş. Karar tabii ki Yargıtay’a gidecek...
Rahşan Gülşan da, Habertürk de bu üç bin lirayı kolaylıkla öder... Dahası, zaman zaman parasını verip hakaret de edebilirsiniz bazı insanlara. Böyle bir yöntem de var, zaman zaman tercih edilebilir.
Bu üç bin lira İbo’yu terbiye etmeye yeter mi, bilmiyorum tabii ki.
Ayrıca benim anlamadığım şu: Hakareti eden İbo, tazminatı ödeyen ise hakaret ettiği için onu eleştiren kişi... Biraz tuhaf değil mi?