AKŞAM GAZETESİ | Deniz Ülke Arıboğan | 2009-11-10
Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir’in İslam Konferansı Örgütü’nün toplantısı için Ankara’ya geleceği duyulunca, AB ve ABD’den ciddi tepkiler yükselmeye başladı. Cumhurbaşkanımız da bu tepkilere bir başka ciddi(!) tepkiyle karşılık vererek “onlar ne karışırlarmış” cevabını verdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında tutuklama kararı verdiği bir liderin ziyareti kuşkusuz hiç de sıradan bir durum değildi ve ülkemizin dış politikadaki duruşu açısından birtakım külfetler getireceği de açıkça görülüyordu. Şimdi gelmeyeceği anlaşılıyor.
Ben yine de tartışmaya ilişkin bazı gözlemlerimi özetleyelim.
1- Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin El Beşir hakkında verdiği kararın gerisinde yüz binlerce kişinin hayatını kaybettiği bir iç savaş yatıyor. Üstelik bu savaşta mağdur olan kitle de çoğunlukla Müslüman, lakin siyah tenli. İslami hükümet tarafından silahlandırılan ve Cancavid adı verilen Müslüman Arap milislerin siyah Müslüman kabilelere yönelik saldırıları Darfur’un insanlık tarihine büyük bir dram alanı olarak kaydedilmesine yol açmış durumda. 2.5 milyon insanın evlerini terk etmesine, binlerce kadın ve çocuğun tecavüze uğramasına ve 300 bin civarında insanın hayatını kaybetmesine yol açan bu savaşın liderliğini El Beşir’in yaptığı kamuoyunda genel kabul görüyor. Davaya bakan Savcı Moreno-Ocampo’nun El Beşir’e atfettiği suçlar arasında soykırım amaçlı olarak insanları öldürmek, açlığa mahkum etmek, köylerini yıkmak, gönderilen yardımları engellemek dikkati çekiyor. Ocampo bir Arjantinli ve Gazze olayları sonrası Filistin’in İsrail’e karşı başvurusunu da değerlendiren kişi.
2- Uluslararası Ceza Mahkemesi bugün bazılarının iddia ettiği gibi Batılılar tarafından yönlendirilen ve onların çıkarlarını kollayan bir kuruluş değil. Mahkeme, özellikle büyük devletlerin gözünün yaşına bakmama eğiliminde. Örneğin ABD bu mahkemenin kuruluşu aşamasında yoğun çaba göstermesine karşın, kendisine karşı bir karar alınabileceği korkusuyla kurucu Roma Statüsü’ne taraf değil. Yani ortada klasik komplo teorilerine uyan bir durum yok. Mahkemeyi kötüleyebilmek için, “nasılsa ABD bu kararı aldırmıştır” diyebilecek fırsat bulunmuyor.
3- Türkiye, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taraf olan bir ülke değil. Yani mahkemenin kararları ile kendisini bağlı saymıyor. Bu nedenle de birçok Türk işadamının Sudan’daki çıkarlarını korumak güdüsüyle
El Beşir’e yönelik olumsuz bir tutum takınmaktan yana değil. Batı basınında “El Beşir’in gidebileceği en batıdaki ülke Türkiye’dir”, mealinden yazılar çıkması şaşırtıcı sayılmaz. AB’den gelen uyarı ise özünde bir test niteliği taşıyor. Gerçekten Türk dış politikasında bir eksen kayması var mı, yoksa Türkiye hâlâ Batı ile olan asgari ittifakını korumaya devam mı ediyor sorusuna bir cevap arıyorlar. Türkiye, Sudan konusunda tarafını daha önce belirlemiş ve el Beşir’i bağrına basmıştı. Bu konudaki tavrımızın Batı ülkelerininkine paralel gelişmeyeceği görülüyor.
4- Türkiye’nin bu yaklaşımı yalnızca ekonomik ve politik etkiler yaratmayacak kuşkusuz. Bu, Türkiye’nin insanlığa karşı işlenen suçlar konusunda objektif olmadığını ve bazı ölüleri diğerlerinden daha kıymetli bulduğunu da ortaya koyuyor. Gazze’de gösterilen hassasiyet son derece haklı ve tutarlıyken, Sudan konusundaki yaklaşımın diğer tavırla bu denli zıt olmasını açıklamak çok zor. Peki neden? Sadece birkaç kuruşluk yatırım ya da politik etkinlik mi aranmakta olan?
Açıkça söyleyelim; lidere yatırım yapmak her zaman risklidir. Hukuk sistemi ve dünya kamuoyu önünde soykırımcı olarak kabul edilmiş bir lidere verilen destek ise çok daha risklidir. O bugün size imkân sağlar, gidecek yeri olmadığından sizin suyunuza gider; yarın olur da Saddam’ın akıbeti ile karşılaşırsa, yerine gelenler sizden bu desteğin hesabını sorar. Üstelik tarih önünde yanında durduğunuz kişinin vebalini de taşımak durumunda kalırsınız.
Siyaset adamlarımıza derim ki; “adalet tıpkı kutupyıldızı gibidir; orada hep yerinde durur ve size doğru yönü gösterir. Onu izleyin ve bakın yolunuz doğru mu değil mi?
Beşir gelmiyor, bir kavşak daha kazasız atlatılıyor. Ama bu bir son değil, Beşir ve benzerlerine ilişkin tavırlarımızda tutarlı, istikrarlı ve evrensel kurallara göre davranmamız şart.