Kapitalist ekonomilerde mutlak eşitlik hedefi olmadığı için gelir dağılımındaki bozulma göz ardı edilebilir. Ancak gelir dağılımındaki bozulmanın, sistemi tehdit edecek boyutlara ulaşması istenmez. Bu nedenle barınma, sağlık, beslenme ve eğitim gibi temel sosyal hakların asgari düzeyde güvenceye kavuşturulmasına çalışılır. Aslında bu çabalar, serbest piyasa ekonomisinin ve parlamenter demokrasinin sürdürülebilirliği için de gereklidir. İçinde bulunduğumuz küresel kriz ortamında, Türkiye'de küçülmeye ve işsizliğe paralel olarak gelir dağılımın da giderek bozulduğuna ilişkin işaretler geliyor.
2008 yılına ait hane halkı tüketim harcamaları verileri yayınlandı. Yayınlanan veriler, kişilerin ait oldukları gelir grubuna göre harcamalarının kompozisyonunun da değiştiğini göstermesi bakımından önemli. Örneğin, en alt gelir grubunda olanların bütçesinde gıdanın payı en üst gelir grubunda olanlarınkinin iki katına çıkmış. Benzer bir tezat da eğitime harcanan payda. Toplam eğitim hizmetleri harcamalarında en alttaki yüzde 20'lik grubun payı yüzde 3,3 iken en üstteki yüzde 20'lik grubun payı yüzde 56,6'ya çıkmış. Aradaki fark neredeyse 18 kat. Eğitimin beşeri sermayeye olan katkısı tartışılmaz bir gerçek. Bir başka gerçek de beşeri sermaye ile kişisel gelir arasında pozitif bir korelasyon olduğu. Yani fakir olan yeterli eğitim alamıyor, yeterli eğitim alamadığı için de yoksulluktan kurtulamıyor. Tam bir kısır döngü ortaya çıkıyor. Oysa sosyal devletler bu kısır döngüyü kırmak için vardır. Bu nedenle ücretsiz eğitim anayasal bir hak olarak tanımlanmıştır. Beşeri sermayesini arttırmak için yeterli imkanı olmayanlara fırsat tanınmaz ise sınıfsal geçişlerin giderek zorlaştığı bir yarı kast sistemi ortaya çıkacaktır ki bunun adı demokrasi olmaz. Bugün belki de Türkiye'nin gerçek gündemi olması gereken bir konu. Maalesef biz başka bin türlü yapay gündemlerle meşgulüz...
Bireylerin gelir durumuna ilişkin ülkemizde yeterli uzunlukta zaman serisi olmadığı için yoksulların çocukları ve hatta torunları da bu yoksulluk girdabından çıkamıyor mu sorusuna şimdilik bilimsel bir cevap veremiyoruz. Fakat bu veriler böyle bir olasılığın uzak olmadığını söylüyor. Eğitimle ilgili araştırmalar da, örneğin, çalışan annelerin çocuklarının daha başarılı olduğunu gösteriyor. Aynı araştırmalar ailenin ekonomik durumunun çocuğun okul başarısını belirleyen önemli faktörlerden biri olduğunu bulguluyor. Ortaöğretimde başarılı olan çocuklar da takdir edersiniz ki daha iyi üniversitelerde okuyup gelecekte daha yüksek ücretli işler buluyorlar. Benzer bir kısır döngü bölgeler açısından da geçerli. Ekonomik performansta en sonlarda yer alan iller ve bölgeler üniversite sınav başarısında da aynı konumdalar. Eğitim oranı en yüksek iller dendiğinde artık Tunceli'yi veya Artvin'i görebileceğimizi sanmıyorum. Yoksulluğun yaygın olduğu, ortalama gelirin düşük olduğu iller listesiyle, sınavda başarısız olan iller listesi hemen hemen her yıl aynı olmaya başladı. Bu herhalde bir tesadüf değildir.
Farklı gelir gruplarında harcama kompozisyonunda farklılıklar olmasının bir başka sonucu daha var. Nihayetinde harcamaları farklı olan kişiler farklı enflasyon rakamlarıyla karşılaşıyorlar. Ortalama enflasyon düşerken farklı gelir grubuna mensup insanlar için artıyor dahi olabilir. Bu gerçeği görmeden yaptığımız yorumlar bazen hakikati teğet geçmektedir.
Sonuç olarak uygar devlet olmanın en önemli kriteri, söz konusu temel sosyal hakların tatmin edici düzeyde sağlanmasıdır dersek yanlış söylemiş olmayız. Yaşlısına bakamayan, gencine eğitimde fırsat eşitliği sağlayamayan, yoksuluna sosyal güvence veremeyen bir devlet uygar devlet olabilir mi?