Son günlerde gecelerimi acil servislerde geçiriyorum. Farklı nedenlerle ilkinde annemi, ikincisinde ise büyük kızımı hastanelerin acil servislerine götürünce domuz gribi salgınının boyutlarına dair küçük bir fikrim oldu.
Öncelikle şunu itiraf edeyim manzara gerçekten ürkütücü...
Kusma, ateş, ishal, titreme, öksürme gibi şikayetlerle gelenler acil servislerin kapılarında... Servisler genellikle tıklım tıklım... Protokol ise standart... Hastadan kan alınıyor. Damar yolu açılıyor. Serum bağlanıyor. Serum biter bitmez (şayet durumu kritik değilse) hasta taburcu ediliyor. Test sonuçları 48 saat içinde çıkıyor. Kanda H1N1 olup olmadığı anlaşılıyor. Ancak şunu itiraf etmek gerek; bu virüs mevsimsel grip gibi seyrediyor. Önerilen tedavi ise hastanın evde istirahat etmesi, verilen ilaçları alması ve bol sıvı tüketmesi.
Uzmanlar öncelikle şunu söylüyor: 'Salgın tahmin edildiği hızda yayılıyor ancak ölüm oranları tahminlerin aksine çok düşük seviyelerde.'
Mart 2009'da Meksika'da görülmeye başlayan domuz gribi (H1N1) salgını hızla dünyaya yayıldı. Dünya Sağlık Örgütü, Haziran 2009'da pandemi (6. evre) alarmı verdi. Pandemiler doğaları gereği, orta ya da çok şiddetli hastalık biçiminde seyredebilir, ölüme neden olabilir ve pandeminin şiddeti öngörülemez şekilde değişebilir.
Elbette Ukrayna'da bir milyon insanı etkisi altına alan, 200 kişiyi öldüren ve ülkeyi adeta felç eden de H1N1 mi bilemiyorum... Yakında ortaya çıkacaktır.
Memleket medyamızda ise, gündem yoğunluğundan olsa gerek, etkisine oranla 'görece' az görülen bir haber başlığı domuz gribi.
Oysa özellikle okullarımızdaki devamsızlık oranlarının son dört haftalık istatistikleri bile başlı başına bir gündem maddesi olabilir endişesi içindeyim.
Bu tip 'mutasyon'a uğrayan virüsleri ise masum bulmuyorum. Dev ilaç firmaları küreselleşmenin 'ahlakı'ndan azade tutulabilir mi? Asla...
Bakınız geçen gün Dr. Murat Kınıkoğlu'nun bu gazetede muhteşem bir yazısı yayınlandı. İşte çok çarpıcı o yazıdan kısa bir alıntı:
'On yıldır eczane raflarında bekleyen ve onca kampanyaya rağmen bir türlü satmayan Tamiflu adlı ilacın tüm dünyadaki stokları iki ay içinde tükendi. İlacı bulan Gilead Sciences firmasının en büyük ortağı ABD eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ve üretim hakkını elinde bulunduran Roche firmasının hisse senedi sahipleri daha zengin oldu. Gazetelerden okuduğumuz kadarıyla, televizyona çıkarak 'ben de aşı oldum' diyen Amerika’da yaşayan ünlü Türk doktorunun (aynı zamanda danışmanlığını yaptığı) SİGA ilaç geliştirme şirketindeki 150.000 hissesinin değeri 1.35 dolardan 7.10 dolara çıktı. Benim ilgimi daha çok şirketin savunması çekti, 'Biz Domuz Gribi aşısı üretmiyoruz, gelecekte ortaya çıkacak hastalıklar üzerinde çalışıyoruz' dediler. Bu açıklamayı, önümüzdeki yıllarda sürpriz sağlık sorunlarıyla karşılaşacağımızın habercisi olarak kabul ettim, tüylerim diken diken oldu.'
Bu arada yazının bomba kısmı elbette şu: Amerikalılar bizim aşılarda kullanılan ve 'Sequalene' adı verilen maddenin kendi vatandaşlarına uygulanacak aşılarda kullanılmasını istemiyor!..
Dev şirketler, devletleri yöneten 'seçilmişler' ve o seçilmişleri seçen sessiz yığınlar arasındaki çarpık ilişkiyi bundan daha çarpıcı ne anlatabilir?