AKŞAM GAZETESİ | Deniz Gökçe | 2009-11-21
Dünyada toplam nüfusa iki genel trend bir arada etki ediyor. Bir yanda doğurganlık hızla azalıyor, nüfus artışını frenliyor. Ama diğer taraftan da geçmişten gelen ivme ile nüfus da artmaya devam ediyor.
İleride bir tarihte dünya nüfusu zirveye ulaşacak ama bugün dünya nüfusu hala giderek artıyor. Bu artışla birlikte yeni sorunlar da ortaya çıkıyor. 1950 yılında 2,54 milyar insan gezegenimizde yaşıyordu. Bugün 6,83 milyar olduk. Her dakika 156 kişi dünyada yaşayanlara ekleniyor. Bu durumda Thomas Malthus tarafından yapılan felaket açıklamalarının bir kısmı gerçekleşiyor. Bir yılda 82 milyon daha çok insan su, gıda, iş, emeklilik sigortası, sağlık hizmeti ve daha iyi yaşam ve çevre istiyor.
Ancak tahminlere göre dünya nüfusu 2012 yılında 7 milyar çizgisini aşacak da olsa, 2050 yılında zirve değere, yani 9,2 milyara erişecek.
Nüfus artışını 9,2 milyar kişiye çıktıktan sonra durduracak olan faktör ise doğurganlık oranının düşmesi. Bu faktör Malthus tipi tezleri zayıflatacak. Doğurganlık oranı yeterince düşük olduğu takdirde dünya nüfusu statik durur, artmaz, hatta azalmaya başlar. Sihirli rakam yüzde 2.1 bir doğurganlık oranı. 2020-2050 arasında doğurganlık oranının dünyanın tam yarısı için yüzde 2.1 düzeyinin altına düşmesi bekleniyor. Bu düşüş de büyük çapta daha evvel nüfusu hızla artan ve doğurganlık oranı yüzde 3 civarında olan yoksul ve orta düzeyde gelişen ülkelerde gerçekleşecek.
Zengin Avrupa kıtasında doğurganlık zaten düşük. Avrupa'da yaşayanların sayısı 1950 yılında 547 milyon iken 2010 yılında 733 milyona erişmiş olacak. 2050 yılında ise 40 milyon azalarak 691 milyon olacak.
Afrika'da, savaşlara, açlığa ve AIDS'den ölenlere rağmen nüfus 2 milyara erişecek.
Asya kıtasında da 2050 yılında mevcuta ek bir milyar daha fazla insan yaşayacak. 2050 yılında Hindistan, 1,61 milyar insanın yaşadığı, dünyanın en kalabalık ülkesi olacak. Çin'de ise, Hindistan'dan az, 1,42 milyon kişi yaşayacak.
Bu nüfus artışı yükünü özellikle gelişmekte olan ülkeler taşıyacak. Bugün 5,6 milyar insanın yaşadığı yoksul ve gelişen ülkelerde 2050 yılında 7,9 milyar kişi yaşayacak. Ancak ilginç bir şekilde bu ülkelerde doğum kontrolü için harcanan para giderek azalmakta. 1995 yılında 723 dolar tutarındaki doğum kontrolü harcamaları 2007 yılında 338 milyon dolara kadar inmiş durumda.
Dünya nüfusu her ne kadar geçtiğimiz yıllardaki kadar hızla artmıyor ve bir zirveye de ulaşacak da olsa, gene de bir dizi soruna kaynak olacak kadar artmakta.
Su, enerji ve gıda gibi global sorunlarının yanında, önümüze bir de demografik sorun çıkmış durumda. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki doğurganlık patlaması bugün çözüm bekleyen bir sorun olarak karşımıza çıkmakta. Dünya nüfusu göze batacak kadar hızla yaşlanmakta.
ABD Sayım Bürosu'nun verilerine göre, 2008 yılı ortasında dünyada 506 milyon kişi 65 yaşın üzerindeydi. 2040 yılına kadar bu sayı büyük bir olasılıkla 1,3 milyara erişerek dünya nüfusunun, % 7'si yerine, % 14'ünü oluşturacak. Araştırmacılara göre, giderek daha az sayıda aktif çalışan, daha fazla sayıda emekliyi finanse eder duruma gelecek. Bu da emeklilik ve sağlık sistemlerine daha fazla yük olacak demek .
Bu problemlerle yalnızca gelişmiş ülkelerde karşılaşılmayacak; 2040 yılına kadar, 65 yaş üzerindeki nüfusun % 76'sı bugünün yoksul ülkelerinde yaşayacak.
Almanya Şansölyesi Bismarck, 70 yaşına gelenler işçiler için, 1889 yılında ilk emeklilik sistemini getirdiğinde bir Prusyalı'nın yaşam beklentisi 45 yıldı. İngiltere'de Lloyd George 70 yaşındaki yoksullar için haftada 5 şilin ödemeyi yasallaştırdığında, yaşam beklentisi 50 yıldı. 1935 yılında yasalaşan ABD sosyal güvenlik sistemine göre resm” emeklilik yaşı, ortalama yaşam beklentisinden üç yıl daha ileride olan, 65 yıldı. Bugün ABD'de emeklilik yaşı 66, ancak emekli olan Amerikalı için 16 yıllık bir yaşam beklentisi var, ülkemizde ise emekli yaşam beklentisi 30 yıl kadar, bebek ölümleri çıkarıldığında da yaşam beklentisi ortalama 77 ve artıyor.
Her on yılda yaşam beklentisi geçmişe göre 2-3 yıl artmakta. Bugün yalnızca ABD'de 100.000 kişi 100 yaşını geçmiş durumda. 1950 yılında OECD ülkelerinde 20-64 yaş arasındaki her 7 kişiye karşılık bir kişi 65 yaş ve üzerindeydi. Bugün bu oran 4 kişiye karşı bir ve 2050 yılında 2 kişiye karşı bir olacak.
Bugün endüstri ülkeleri, çalışan genç nüfustaki eksiği göçmen işçilerle doldurabileceklerini düşünmekte. Fakat yıllar içinde eksik o kadar büyük sayılara erişecek ki, bugün bile siyasal sorunlar doğuran göçmenlerin sayılarının artması imkansız olacak. Dolayısıyla, emeklilik yaş sınırı yükseltildiği gibi, Japonya örnek alınarak, emeklilerin daha az ücretle ve daha kısa çalışma süresiyle de olsa uygun işlerde istihdam edilme yolları aranmakta. Bu kapsamda Avrupa'da emeklilik yaşının 70 olması tartışılmakta. Örneğin Danimarka, emeklilik yaşını yaşam beklenti yaşına yükseltmiş durumda.
Özetle nüfus artışı ve demografik yaşlanma faktörü çok yakından izlenmesi ve dikkat edilmesi gereken bir konu.
Tabii zaman içinde doğurganlığın düşmesi ve nüfus artışının durması birçok sorunu çözer ama, dünyanın ekosistemlerinin tahribatını, çevreye zararları düşürmez. Bu tahribatı önlemek için global bilincin artması ve teknolojik gelişme atılımı ve etkin sosyal ve kamusal politikaların gerçekleşmesi gerek!