AKŞAM GAZETESİ | DUNYA | 26 KASIM 2009, PERŞEMBE

Karabağ'ın azeri gelinleri

Arka Plan
Canınızın bir yarısının bir gün 'düşman' diye etiketlendiğini düşünün... Ne yaparsınız? O yarıyı bırakıp da gider misiniz? Yoksa... Diğer yarınızı oluşturanların gitmesini mi seyredersiniz? Dağlık Karabağ'ın Saruşen
Köyü'nde yaşayan Musa kızı Azeri Gülizar Grigoryan ikinci seçeneği tercih etmiş. Savaşta ailesinin arkasından bakmış, Ermeni kocası Slavik'in yanında kalmış... Ancak bölgede yaşayan tek Azeri o değil. Tek tük de olsa başkentte Azerilere rastlamak mümkün. Bunlardan biri Zina Rızayevya Araqelyan. Karabağ'da,  Azeriler ve Ermenilerin birlikte yaşadığı 'mutlu' günlerde doğmuş. Bir Ermeni'ye aşık olmuş. Evlenmişler. Sonra silahların ağırlığı çökmüş üzerlerine. Kocası savaşa gitmiş, kendi ise askeri hastanede çalışmaya... 'Azeri kardeşlerimin yaraladığı Ermeni askerleri tedavi ediyordum' diye anlatıyor Zina ve ekliyor: 'Milliyet de ne demek? İnsan insandır. Ben orada insanları tedavi ettim.' Bugün Karabağ'daki Azerilerin hikayelerini okuyacaksınız. Ve savaşın dramlarının tüm taraflar için benzerliğini bir kez daha göreceksiniz.

Karabağ'ın azeri gelinleri
Gülizar ve Zina savaş başlar başlamaz Dağlık Karabağ'ı terk eden ailelerini değil aşık oldukları adamları seçti. İkisi de Ermenilerin, aşk ve vatan arasında sıkışıp kalmış Azeri gelinleri....
İşgal altındaki Dağlık Karabağ'da göçmenlerin hikayelerinin peşinden giderken gözlerimiz 'diğer taraf'ı da arıyor: Azerileri. 'Kıyım değil, savaş şartlarıydı, diyorsunuz. Peki, ama nasıl bir savaşmış bu? Hiç mi Azeri bırakmadı bu topraklarda?' diye sorunca önce 'Gülizar' diyorlar. 'Başkente bir saat mesafedeki bir köyde yaşayan Gülizar var, onu bulun' deyip ekliyorlar: 'Burada, başkentte yaşayan Azeriler de var. Hatta radyoları bile var.'
Hakikaten de bir Azeri radyosu yayın yapıyor Karabağ'da. Orada çalışan Azeri bir kadına ulaşıyoruz ama konuşmak istemiyor. Dikkat çekmemeye kararlı. Birkaç denemeden sonra bu kez Zina'ya ulaşıyoruz. Annesi ve çocuklarıyla birlikte kent merkezinde yaşayan hemşire Zina...
Sonuçta bölgede kalan Azeri sayısı neredeyse bir elin parmakları kadar. Ermeniler, 'Onlara karşı düşmanlığımız yok, biz aramızda ayrım gözetmiyoruz' deseler de bir toprağın üzerinde yaşayanların bu kadar homojen olması düşündürücü.

azeri

AİLEM BELKİ BENİ BULUR
Başkentten bir taksiye binip yola koyuluyoruz. İstikamet Saruşen Köyü. Bir saatlik yolculuğun ardından köy görünüyor. Dağ başında küçücük bir yer. Bir köşede toplanmış çocuklara rastlıyoruz. 'Azeri kadın varmış burada. Evi hangisi?' diye soruyoruz, 'Yok burada Azeri, bir Yezidi var, adı Gülizar'  diye cevaplıyorlar. Belki Azeri kimliğini gizlemek gerekiyor ya da 'öteki'nin adı buralarda 'Yezidi'. Henüz bilmiyoruz.
Gösterdikleri kapıyı çalıyoruz. Kapı tavuklarla dolu bir bahçeye açılıyor. 'Türkiye'den geldik, Gülizar'ı arıyoruz' diyoruz, 'Buyurun, misafirimiz olun' yanıtını alıyoruz. Evin merdivenlerini çıkarken bir kadın beliriyor kapıda. 'Gülizar benim' diyor ve bizi içeri alıyor.
İki göz evin ortasına kurulmuş sobanın üzerinde bir tencere kaynıyor. İçeride eşya namına sadece eski püskü bir koltuk, bir masa, bir de yatak var. Yaşından Gülizar'ın kayınpederi olduğunu sandığımız, yaşlı bir adam yatağın ucuna ilişmiş. Koltukta ise Gülizar'ın kocası oturuyor. Bezgin mi bezgin. Sigara üstüne sigara içiyor.
'Hikayeni yazmaya geldik. Sen civardaki tek Azeriymişsin' deyince önce heyecanla ayağa fırlıyor, dolaptan bir tomar fotoğraf çıkarıp içinde bir şeyler aramaya başlıyor. 'Hepsini anlatacağım ama önce gençlik fotoğrafımı bulup size vereyim ki Türkiye'de bu fotoğraf yayınlansın. Ailem hayattaysa görür de benden haber alır belki...'

ERMENİ NE VAR?
Sonra Gülizar başlıyor anlatmaya: ' Fizuli'de doğdum. Slavik o zamanlar oradaki devlet çiftliğinde işçilik yapıyordu. Beni görmüş, beğenmiş. Ben de onu beğendim. Birlikte kaçtık, buraya, Slavik'in köyüne geldik. Bunun üzerine ailem gelip beni eve geri götürdü, 'Ermeni ile evlenilmez, haram' dediler. Ama yine kaçtım. En sonunda kabul ettiler. Beni de Slavik'i de affettiler. Bu köye yerleştim. Dinimi hiçbir zaman değiştirmedim ama zaten din diye bir şey yok ki buralarda. Köyde kilise bile yok.'
'Peki ya şimdi? Ailen nerede?' diye soruyoruz, işte o zaman yaşlanıyor gözleri, 'Keşke bilsem' diyor. 'Savaş başlayınca bütün Azeriler birer ikişer kaçmaya başladı. Bu köyde yaşayan ve Ermenilerle evli olan başka kadınlar da vardı. Hepsi kocalarını bırakıp, aileleriyle kaçtı. Ama ben Slavik'i bırakamazdım. Ailem gitti. Ben kaldım.'
Gülizar'ın ailesinin gidişi o gidiş. Bir daha onlardan hiç haber alamamış. Hayatta olup olmadıklarını bile bilmiyor. Bu nedenle illa fotoğraf vermek istiyor, 'Bir de' diyor, 'Hadi hep beraber fotoğrafımızı çekin ve onu da basın. Şimdiki halimi de görsünler. İyi olduğumu bilsinler. Bu bana yeter!'

KARIMI HİÇBİR ŞEYE DEĞİŞMEM
Bu sırada Slavik alıyor sözü. Öyle yorgun, öyle mutsuz görünüyor ki... Savaştan sonra 'işgörmez' raporu aldığı için belki... Ya da o topraklarda mutlu olunacak bir şey pek kalmadığından... 'Eşimin Azeri olması kimseyi rahatsız etmedi buralarda. Aksine Gülizar köyde çok seviliyor. Onu bizden hiç ayırmadık ki. Karımı kimseye değişmem' diyor.
Sohbetin ardından kalkmaya yelteniyoruz, oturtuyorlar. 'Yemek yemeden gitmek olur mu hiç? Yemeden giderseniz kardeşim geldi, yemeğimi yemedi, derim' diye ısrar ediyor Gülizar. Sobada kaynayan yemek, tabaklara boşaltılıyor. Misafir tabakları çıkıyor. Sofraya oturuyoruz. Şerefimize ev yapımı votka açıyorlar. Gülizar'ın kayıp ailesine içiyoruz.

Savaşta Ermeni askerleri iyileştirdi
SaruŞen Köyü'nden sonra istikamet Hankendi (Stepanakert). Azeri Zina Rızayeva Araqelyan bizi evinde bekliyor. Şehrin merkezinde bir sokağa sapıyoruz. Sovyet tarzı bir apartman. İçerisi zifiri karanlık. Duvarların boyaları döküleli yıllar olmuş. Köhne merdivenlerden üç kat çıkıyoruz. Nihayet ışık görünüyor. Zina, oğlu ve kızı ile birlikte bizi kapıda karşılıyor.
Daracık koridordan, küçücük salona geçiyoruz. Zina'nın annesi Firuza Grigaryan bizi öperek karşılıyor. Otur oturmaz ikramlar başlıyor. 70 yaşındaki Firuza Bakülü. Bir yetimhanede büyümüş. Ailesini hiç tanımamış.  Hankendi'de yaşayan kardeşinin yanına gelmiş ve orada bir Azeri ile tanışıp evlenmiş. Kızı Zina 1969'da doğmuş. Coğrafyanın koşullarından mı, yaşadıklarından mı bilinmez, yumruğunu masaya en sert vuran kadınlardan. 1989'da bir Ermeni ile evlenmiş. Soyadını daha sonra değiştirmiş. 'O zamanlar Ermeni, Azeri ayrımı yoktu. Düşünmedim bile. Zaten benim için milliyet yoktur. İnsan vardır' diyor.
Zina evlendikten kısa bir süre sonra çatışmalar başlamış. Kocası askere gitmiş, kendisi ise hemşire olarak hastaneye. 'Sürekli yaralı askerler geliyordu. Azeri kardeşlerimin yaraladığı askerler. Azeri ya da  Ermeni hiç fark etmez, ben hepsine  aynı şekilde bakarım. İyileştirmek için elimden geleni yaptım.'

TELEFON ETMEK YASAK
Bugün işgal altındaki Dağlık Karabağ'da yaşayan Azerilerin sayısı bilinmiyor. Ancak yok denecek kadar azlar. Kalanlar 'Burada hiçbir sorunla karşılaşmıyoruz' diyorlar ama neden bu kadar az olduklarının cevabını veremiyorlar. En büyük sorun ise Azerbaycan'a telefon etmenin bile mümkün olmaması.

İKİ TARAFA DA AİTİM
Zİna hala hastanedeki görevine devam ediyor ancak kocası savaştan sağ kurtulsa da daha sonra çıkan bir kavgada öldürülmüş. Zina bölgede yaşananlara iyi bir örnek olduğu için geçtiğimiz yıl Radio Free Europe onun filmini çekmiş. Sohbetin ortasında DVD oynatıcısına o filmi koyuyorlar, birlikte izliyoruz. Filmle birlikte geçmişe gidiyor Zina. Savaşı anlatıyor. 'Öyle büyük vahşet yaşadık ki... İki taraf da birbirini vurup duruyordu. Bir köyde kalıyorduk. Azeriler köyü çevirmişlerdi. O köyde ben Azeri bir askeri misafir ettim. Ne de olsa iki tarafa da aitim. İkisine de karşı olamam. Çocuklarım hem Azeri hem de Ermeni. Söyleyin bana ne yapayım? Herkes bilsin ki bu savaş yoktu! Onu yarattılar! Bizler değil, tepedekiler yarattılar!' Zina ve ailesi çok kısıtlı şartlarda yaşasalar da Karabağ'dan ayrılmamakta kararlılar. Anne Firuza 'Bir yere gidemem. Burası beni hep geri çağırır' diyor. Zina'nın evinde, Ermeni tercümanımızla sürdürdüğümüz sohbetin ardından uzun uzun sarılıp vedalaşıyoruz. O sıcak ortamı, kapkaranlık apartmandaki buz gibi çaresizlik izliyor.

Yarın
Başkentteki göçmen dramları. Çatışmalar sırasında hangi ünlü gazeteci Dağlık Karabağ'daydı? Bu gazetecinin gözünden o sancılı yıllar.

YAZI DİZİSİNİN DİĞER BÖLÜMLERİ İÇİN TIKLAYINIZ