AKŞAM | GAG | 13 KASIM 2009, CUMA
Son günlerde domuz gribi en çok konuşulan konuların başında geliyor. Salgın bir hastalık olması nedeniyle herkes kendine göre bir tedbir almaya çalışıyor. Eski zamanlarda da dönem dönem salgın hastalıklar görülürdü. En müthiş salgınlardan biri de 1812’de veba salgınıydı.
Veba salgını İstanbul’da korkunç bir hal almıştı. Padişahın emriyle sur kapılarına gizli memurlar konulmuştu. Bunlar kapılardan çıkan cenazeleri tespit ediyorlardı. herbir kapıdan günde 50-60 ile 300 arasında cenaze çıkıyordu. Tabii bunların dışında şehrin içinde gömülenler de vardı.
Bir buçuk ay içinde İstanbul’da her gün 850-900 kişi ölmüş, ramazanda ise ölü sayısı 1200′e kadar çıkmıştı. Hastalığın en şiddetli hüküm sürdüğü semtler, bilhassa ayaktakımının, bekâr taifesinin kalabalık olduğu Tahtakale, Galata ve Üsküdar’dı. Buralardaki bekâr odaları birer veba yuvası halindeydi. Hükümet ilk tedbir olarak bu bekâr odalarının yıktırılmasını emretti, odalar bir gün içinde yıkıldı.
Bu işe memur olanlar, tüyler ürpertici manzaralarla karşılaştılar: ölenlerin çoğu, sokaklarda yıkanıp birer tahta parçası üzerine konularak götürülüyordu; yıkılan odalarda, unutulmuş, kokuşmuş yüzlerce ölü bulundu, bunların arasında da birçok uygunsuz gençler, fahişeler, bu fahişelerin beşikte çocukları görüldü.
Bahçekapı’da bir sokak vardı ki, büyük şehrin has manada bir batakhanesiydi ve halk ağzında “Melek girmez sokağı” denilirdi ki, bu müthiş vebadan sonra devrin Padişahı II. Mahmud bu sokakta bir cami yaptırmış, adını “Hidayet (doğru yol) Camii” koymuştu.
