AKŞAM GAZETESİ | Ahmet İnam | 2009-11-29
Hâl, ruh hâli olarak anlaşılmamalı. Ruh hâlimizi de içine alan, iç dünyamızın, duygu, düşünce, beden yapımızın bütünlüğüdür. Hâlimiz bizim cân bir varlık olup olmayışımızla ilgilidir. Felsefede alışılmış bir deyimle söylersek, "ontolojik" bir özellik taşır. "Durum" dışımızdadır. Gözler dünya düzeninin, eğitiminin, medyasının etkisiyle hep dışa dönüktür. Durumumuzu bilince, hâlimizi bilebileceğimizi düşünüyoruz. Bilen insanın çiğliği, aydınlar arasındaki anlamsız dalaşmanın kökleri de buradan kaynaklanıyor. Bir aydınla açılarınız örtüşebilir; konumumuz da, içinde bulunduğumuz politik, ekonomik koşullar da benzeşebilir; bunların yorumlarında da uzlaşabiliriz. Ama "hâl" yoksulluğu, hamlığı yaşıyorsak; aydınca bir mücadelede bu arkadaşla dayanışma içinde olmamız zorlaşır. Aydın megalomanisi, paranoyası, doruğuna çıkan korkular, güvensizlikler, yersiz güceniklikler, kıskançlıklar, sonu gelmez takıntılar...
Düzenden şikâyetçiyiz; düzeni bakış açımız doğrultusunda, siyasal, toplamsal, ekonomik, kültürel durumuyla değiştirmeye çabalıyoruz. Bu özlenen dışsal değişim, dönüşüm, kendiliğinden içsel dönüşümü sağlayacak mıdır? İçsel dönüşüm, duygu-düşünce-beden dünyamız, dışsal koşulların yerine gelmesiyle gerçekleşiverecek midir? Sanmıyorum. İlk bakışta "mistik", "öznel" ne demekse, "idealist" bir tutum olarak anlaşılacak böyle bir "hâl" düşüncesi, insan dediğimiz karmaşık varlığı nasıl anladığımızla ilgilidir.
İnsan kendini fiziksel, fizyolojik, nörolojik, psikolojik, sosyolojik, politik, ekonomik olarak sınırlayan koşullar içinde, bir robot, bir makina değil; bir cândır. Aydın, insanın cânını yitirdiği, yaraladığı, hasta hasta taşıdığı bir düzende, cânını yakalayıp, yaşayabileceği bir başka düzen aramaktadır.
Bu düzen arayışında, kendinden önce, yüzlerce yıldan beri zulme, haksızlığa, sömürüye mahkûm edilen ezilmişlerin, hakkı yenilmişlerin, cânına ulaşamamışların, cânını unutmuşların, boş vermişlerin düzenine başkaldıran, itiraz eden savaşçıların birikimlerinden öğreneceği çok şey vardır. Bu öğrendiklerini süzgeçten geçirebilmek, yenileyebilmek, öğrendiklerini yeni araştırmalarla zenginleştirip dönüştürebilmekle, cânın olduğu bir düzeni araştırabilir. Geleceğe açık, henüz yaşanmamış, yaşanması umut edilen düşüncelerle, yeni bir düzenin bitimsiz kavgasına girişebilir. Hiçbirimizin elinde dinlerin kutsal kitaplarına benzer, hakikatin ne olduğunu kulağımıza fısıldayan, çözümler öneren "hakikat kitapları" yok. Tepeden indirilen, yeni olana kapalı; diriliğe, canlılığa, heyecana sırt çevirmiş, "çok bilmiş", "her şeyi bilmiş de değişmeye direnmiş", allâme tavrı, devrimcinin en büyük düşmanıdır. (Herakleitos: Hep ustamız olarak hiç değişmedi!) Yine devrimcinin en büyük düşmanlarından biri cân unutkanlığıdır. Cân ise, insan denen varlığın bütününü göz önüne almayı gerektirir.
Devrimci, "iç âlemi" boşlayan, ham halat bir hayta değildir. İç âlemi, ulaşmak istediği hedeflere varmak için kilitlenmiş, dar, sığ biri de değildir. Cân, evrendeki enerjidir. Cân, dünya gezegeninde yaşadığımız hâlleri önemseyerek, derinleştirerek, disiplin altına alarak, bedenimizi duygu dünyamızla, düşünce dünyamızla kenetleyerek, iç âlemimizin derinliklerinde yürüyerek yaşanır. Şu ânki dünya düzeninde cân veremdir. Sığdır. Hayatın cânı çıkmıştır. Sığlaştırılmış, daraltılmış, sıkıştırılmış, derdest edilip düzenin sürdürücülerinin zâlim ellerine bırakılmıştır. Cân post-modernist dünyada kavramların, kuramların yıkıntıları altında inim inim inlemektedir. Ütopyaların cânı çıkmıştır: Kalıplar, kalıplar, şekiller, şekiller... Hayâllerimizin cânı çıkmıştır. Cânı çıkan aydındır çünkü. Cânı burnunda mıdır? Şimdilik hiçbir yerindedir. Cânından haberi yoktur. Cân gafilidir. Dünyayı, düzeni nasıl değiştirecektir?
Ne haldedir aydınımız? Hâlinde cân kalmamıştır. Aydın diye geçinen birçok insanın ruhlarındaki çirkinlik bundandır. Kendilerini değiştirmekten âciz bu insanların dünyayı değiştirmelerinden korkuyorum...