AKŞAM GAZETESİ | Deniz Gökçe | 2009-11-29
Türkiye hukuken kesin ve doğal hakkı olan AB tam üyeliğini, kendisine 1976-78 arasında Portekiz, İspanya ve Yunanistan ile birlikte, altın tabak içinde sunulduğu zaman, Ecevit, Demirel ve Erbakan'ın ellerinin tersi ile itmeleri nedeni ile ıskalamıştı.
Türkiye'yi 30 yıl yöneten Demirel ve Ecevit'in ülkeye fayda ve zararları zaman içinde tarih kitaplarında tartışılıp konuşulacakken, bir numaralı gündem maddesi bu konu olacak!
Bugün ise farklı bir durum var. 2002 seçimlerinden beri biz gönüllüyüz, ama bu sefer AB pek değil. Hele Merkel ve Sarkozy sonrasında işimiz oldukça zor. Ancak ortada açıkça görünen Merkel ve Sarkozy'nin tezlerinin giderek kuvvetlendiği! Çünkü AB içinde de, önemli değişiklikler oldu.
Lizbon Anlaşması'nın ikinci bir referandumla İrlanda tarafından onaylanması, Polonya ve Çek Cumhurbaşkanları tarafından da imzalanması ile, Lizbon Anlaşması'nın yürürlüğe girmesinin önündeki engeller kalktı. AB'nin yeniden organizasyonu için sekiz yıldır süren tartışmalar böylece sona ermiş oldu. Birliğin daha işlevsel olması ve uygulamaların devamlılık kazanması için, yeni anlaşma kapsamında iki önemli organ kuruldu. İki buçuk yıl için seçilenler Başkan ve gene aynı süre için seçilen Dış İlişkilerden Sorumlu AB Komiseri.
19 Kasım günü bu iki önemli mevki için yapılan seçimlerde Belçika Başbakanı Herman van Rompuy AB Konsey Başkanı, Britanyalı AB Ticaret Komiseri Barones Catherine Ashton da Dış İlişkiler ve Güvenlik Yüksek Komiseri olarak seçildiler. Görevlerine 1 Aralık 2009 tarihinde başlayacaklar.
Seçim yapılmadan önce adaylar konusundaki tartışmalar günlerce sürdü. Seçilecek kişilerin özellikleri konusunda çeşitli dengeler göz önünde tutuldu. Eski-yeni AB üyeleri, küçük-büyük üyeler, merkez sol-merkez sağ önemli denge unsurlarıydı. Fakat en önemlisi de Almanya ve Fransa gibi iki büyük ülke liderlerinin tutumuydu. Gerek Sarkozy, gerekse Merkel alenen bilindiği gibi yeni seçilecek AB Konsey Başkanı'nın kendilerini gölgelemesini kesinlikle istemiyorlardı. Bu sebepten eski İngiltere Başbakanı Tony Blair gibi her şeye rağmen karizmatik ve dünyaca tanınan bir liderin adaylığı bir süre ön planda kaldıktan sonra perde arkasına itildi.
Seçilecek Konsey Başkanı'nın düşük profilli bir kişiliğe sahip olması AB'nin en güçlü iki ülkesi liderlerince neredeyse olmazsa olmaz bir özellik olarak görülüyordu.
Belçika Başbakanı van Rompuy kısa bir süre önce Aralık 2008'de bu mevkiye gelmişti. 1993-99 yılları arasında Belçika Bütçe Bakanı olarak ülkenin borç yükünü hafifleten sert tedbirler alması ile tanınıyordu. 1993 yılında Belçika'nın, GSMH'sının % 130 mertebesinde olan borç yükü, van Rompuy'un acımasız önlemleriyle % 100'ün altına düşürülebilmişti. Başbakan olduğu günlerde de, bölünme tehlikesiyle karşı karşıya olan Belçika'da uzlaşmacı tavrı ile bu olasılığı bertaraf etmişti.
Barones Ashton ise son on yılda hızla yükselen bir İşçi Partisi üyesi. Van Rompuy'un Flaman Hristiyan Demokrat Partisi'ne mensup olması dolayısıyla, AB'de yazılı olmayan kurallara uygun olarak, bu ikinci önemli pozisyon sol partiye mensup bir üye tarafından dolduruldu.
Gerek van Rompuy, gerekse Ashton dış ilişkilerde fazla deneyimli sayılmamakla beraber iyi birer uzlaşmacı olarak tanınıyorlar. ABD ve neredeyse tüm AB üyeleri bu seçimi doğru buldukları konusunda açıklamalarda bulundular.
Ancak Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Başkanı Daniel Cohn-Bendit her ikisini de 'sönük' özellikleri olan kişiler olarak tanımladı. Cohn-Bendit'e göre, 'AB Hükümet ve Devlet Başkanları bu seçimleriyle, Avrupa Kurumlarını bilinçli olarak zayıflatmaya devam etmekteler. Van Rompuy gibi soluk bir Konsey Başkanı ve Ashton gibi silik bir Dış İlişkiler Komiseri ile AB dibe vurmuş durumda.'
Gerek Konsey Başkanlığı gerekse Dış İlişkiler Komiserliği Türkiye'nin AB üyeliği için yüksek önemi olan mevkiler. Bilindiği gibi van Rompuy 2004 yılında Hristiyan Demokratlar Belçika'da muhalefetteyken, Türkiye'nin AB üyeliği için şu sözleri sarf etmişti, 'Türkiye Avrupa'nın parçası değildir, hiçbir zamanda Avrupa'ya ait olmayacaktır. Avrupa Birliği için, geçmişteki genişlemeler gibi, Türkiye'yi içeren bir genişleme düşülemez. Avrupa'da geçerli olan evrensel değerler Hıristiyanlığa ait temel değerlerdir. Türkiye gibi büyük bir İslam ülkesinin üyeliği ile bu değerler hayatiyetini kaybedecektir.'
Bu hafta perşembe günü Financial Times gazetesi , editoryal sayfada, AB Dışişleri Bakanları toplantısı çerçevesinde Türkiye'yi tartışırken, özetle şöyle diyor: ' Türkiye bölgesindeki en başarılı ülke ve AB de bunu bilmek ve anlamak zorunda, ama Fransa, Almanya ve Avusturya kapıları hızla ve sert bir şekilde Türkiye'ye kapatıyor!