AKŞAM GAZETESİ | Nihal Kemaloğlu | 2009-11-29

kategori2

25 Kasım demokratik açılımı!

Toplumsal zihnimizde mutabakat sağlayamadığımız 'demokrasi ve değerlerinin' talepleri sokağa çıktığı anda kıskıvrak  yakalanıverir.
Dildeki 'demokratik hak ve talep' yüceltmesinin hayattaki karşılığı, irkiltici bir şiddettir.
'Özgürlük yuvaları' üniversitelerde yaka paça götürülen öğrenciler, hocalarının gözünün  önünde ağzı kapatılarak susturulan ya da sokaklarda kovalanan çocuklar, IMF ve DB karşıtı gösterilerde gençlere, esnafın ve emniyet güçlerinin gazlı, sopalı dayakları, 'Kadına şiddeti' protesto eden kadınlara karşı, biber gazlı ve coplu aşırı güç kullanımı, muhalif olmanın ve hak taleplerinin kamusal alanlarda sindirilme gayretleri değil midir? 
Halbuki caddelerde 'haşerat' muamelesi gören gösteriler ve protestolar, demokrasinin vazgeçilemez temel haklarıdır.
Kamu çalışanlarının 25 Kasım'daki ülke genelinde büyük katılımla gerçekleştirdikleri eylem bu manada çok önemliydi.  
Bu eylemle sosyal taleplerinden kamuoyunu haberdar ederlerken, 'kültürel kimliklerin' altında can çekişen 'sosyal ve anayasal' hakları da yeniden hatırlattılar.
Gittikçe yükselen, birbirini besleyen etnik milliyetçilik çığlıklarının ötesinde, yüz binlerce kamu çalışanı 'demokratik hakları' için alanları doldurdu.
Devlet memurları da Avrupa Birliği ve ILO normlarında geçerli olan grev hakkını istiyorlardı!
12 Eylül Anayasası'nın elini kolunu bağladığı emekçi ve memurlar, göstermelik haklarla etkisizleştirilerek neoliberal düzenlemelere uygun vasat sağlanmıştı. 
Emekçi ve memurlar sesini çıkaramayacak, örgütlenemeyecek ve haklarını istemeyecek biçimde çalışmaya zorlandılar.
İş kaybetme korkusu başat bir korku halinde körüklendi.
Sendikalı olma, sicil lekesi addedildi.
IMF ve DB tavsiyeleri doğrultusunda kamu maaşları tırpanlanırken, komik zamlarla kamu çalışanları ve kamu hizmetleri de devre dışı bırakılacaktı.
Grev hakkı olmamak çalışanın varlığının inkarı ve sosyal hakların reddiydi.
Elbette grev hakkı olmayan toplu sözleşme ve sendika hakkının fantezi etkisi bile olamayacaktı.
Dolayısıyla 25 Kasım'daki KESK ve Kamu-Sen'in kitlesel hareketi,'çalışanların haklarını' yüksek perdeden seslendirdi.
Grev, toplu sözleşme, sendikalaşma, adaletli ücretlendirme isteklerinin demokrasiye dahil olduğu duyuruldu.
Açlık, yoksulluk ve işsizlik gibi ekonomik eşitsizliğin aslında insan hakları ihlali olduğu vurgulandı.
Yoksulluğa karşı yurttaşlık ödemesi gündeme getirildi.
Siyasetin, insana dair tavrındaki büyük ihmal ve duyarsızlık bir kez daha günyüzüne çıktı.  
Demokrasi vaizi siyaset, memur ve emekçinin bu eylemine karşı soğuk ve rahatsızdı.
Sınırlı kimlik siyasetlerinin kör dövüşünde kilitlenmiş siyasiler yine 'insan meselesini' kaçırmıştı.  
Halbuki zihnimizde uzlaşamadığımız demokrasi başkalarının hak mücadelesine verdiğimiz dayanışmayla kendi haklarımızın da korunduğu rejimdir.
Demokrasiye bundan başka açılan yol dünya tarihinde yazmıyor.