AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-11-29
Fransa'nın tarihine bakınca; bir ülkeye girdiği savaşları kazanmasının her zaman iyi sonuçlar doğurmadığını, aksine savaş kaybetmesinin o ülkeye müthiş ilerlemeler sağlama yolunu açabileceğini düşünüyorum. Aynı şeyi Türkiye'nin tarihine de bakınca söyleyebiliyorum.
Konuyu Fransa örneğinde biraz açayım. Fransa, İkinci Dünya Savaşı'nda işgal edildi, ulusal onuru zedelendi ve bu travma Fransa ulusunda 'Neden böyle oldu, daha güçlü olmak için neler yapmalıyız?' sorusunun tartışılmasına neden oldu.
Aslında önceden büyük bir birikim de vardı. 1870 yılında Fransa'nın Almanya'ya yenilmesi üzerine Fransız düşünürleri Almanya'nın Fransa'ya neden üstün olduğu sorusuna cevap aramaya başlamışlardı.
Baştan meselenin sadece askeri güçte olmadığında hemfikirdiler. Almanya eğitim düzeni, bilgi birikimi ve bilgiyi kullanım biçimiyle, felsefi yaklaşımlarıyla Fransa'dan üstündü. Fransız aydınlarına düşen şey ülkelerinin eğitim kurumlarını, bilgi düzeyini, bilgi üretim süreçlerini Almanya'nın düzeyinin üstüne çıkarmak için uğraşmaktı. İkinci Dünya Savaşı öncesine öylesine yoğunlaştılar ki bu işe, özellikle tarih metodolojisi ve sosyal bilimler metodolojisi üzerine müthiş metinler ortaya çıkarmaya başladılar. Bu entelektüel yoğunluk sürecinde Fransız aydınları sosyoloji dalını da yarattılar.
İkinci Dünya Savaşı başladığında Fransa, düşüncede büyük bir atılım yapmaya hazırdı. Bir de üstüne üstlük savaş sürecinde Alman işgali gelince aydınların Fransa'ya yeni bir düşünce metodu bulma enerjileri daha da bilendi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle tarihi yeniden okumak metodolojisindeki radikal dönüşüm ile Annales Okulu'nun parlak çalışmalarını hatırlayalım. Braudel, Emmanuel Le Roy Ladurie, Immanuel Wallerstein, Claude Levi Strauss entelektüel patlamalar yaşadılar savaş sonrası dönemde. O dönemden akla gelen her isim bizde entelektüel derinliği olan mükemmel yazılar çağrışımı yapıyor. Michel Foucault, Georges Duby, Michel de Certeau, Pierre Nora, Jacques Revel ve bunlar gibi birçok isim entelektüel dünyanın yıldızları oldular ve Fransa'ya, çalışmalarının ortak sonucu olarak kendi tarihlerini ve kendilerini yeniden düşünüp anlamaları için yeni bir metot sundular.
Yaşananlara bu şekilde bakılınca Fransa'nın savaş yenilgilerinden aslında zaferle çıktığını söylemek mümkün, çünkü o yenilgileri entelektüel gelişimleri ile telafi etmeye çalıştılar.
Bir gazete makalesinde o dönemin komplike entelektüel ortamının hakını verebilmek mümkün değil. Benim elimde mükemmel bir kitap var. Histories: French Constructions of the Past (Post War French Thought ) editörler Jacques Revel ve Lynn Hunt). Bu kitaptan çok şey öğrendim ve de öğreniyorum. Bunu okurken keşke biz de savaş kaybetmiş olsaydık diye düşündüm. Çünkü bilgi üretme süreçleri özgünleşmemiş, yerli yerine oturmamış bir toplumun savaşlardan zaferle çıkması her zaman olumlu sonuç vermeyebiliyor. O tür toplumlar askeri güçlerine haddinden fazla önem verebiliyorlar, bir ülkenin büyüklüğü sadece askeri gücü ile değil; bilgi, düşünce üretmek gücüyle ölçülebileceğini unutuyorlar. Askeri güce oransız vurgu yapılması o ülkede tüm süreçleri çarpıtabiliyor, kendisi hakkında efsaneler yaratmaya masallar anlatmaya itebiliyor. Türk, Türk'ün efsanevi gücü ve kökeni gibi anlatımlar da bu masal anlatma sürecinde yaratılıyor. Bk. Murat Belge, Genesis: Büyük Ulusal Anlatı ve Türklerin Kökeni çalışması. Bu masallar anlatmak dışında bilgi ve gerçek düşünce üretmek ihmal edilebiliyor.
TÜRKİYE'NİN METOT İHTİYACI
İlla da Fransa ile aynı süreçten geçmek zorunda değiliz ama Türkiye'nin de kendisine yeni bir metot üretmek zorunluluğu var. Aslında 12 Eylül öncesinde Türkiye üniversitelerinde özgün sosyal bilimler katkıları başlamıştı. Darbe geldiğinde üniversiteler Fransa'da olduğu gibi özgün metot çalışmaları yapmanın ve sosyal bilimlere evrensel katkılar yapmanın aşamasındaydılar. Bu durum hakim güçler tarafından tehlikeli bulundu ve o birikim dağıtıldı.
YÖK'ÜN GİZLİ AMACI
Bence YÖK bu nedenle acil olarak kurulmuştu. YÖK'ün darbeci askerlerle ortak ilk icraatı sosyal bilimlerde özgün çalışmalar yapmaya hazır olan üniversitelerdeki hocaların tümünü birden işten atmak oldu. İçinde yer aldığım için biliyorum azgelişmişlik ve ekonomi dalına, ekonomi sorununa özgün yaklaşımlar ve politikalar önermenin eşiğinde bulunan Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin ekonomi kürsüsünde o dönemde neredeyse tek bir bilim insanı bırakılmadı. Başka üniversitelerde de aynı süreçler yaşandı.
Acı bir süreçti ama sonunda Türkiye kaybetti. Bugün Türkiye'nin hala daha askeri gücünden başka övünülecek fazla bir yönünü bulamaması acıklı bir durumdur. Bunun kökeni yakın tarihimizdedir.
ZATEN SAVAŞ KAYBETMİŞ GİBİYİZ
Aslında Fransa'nın bir dönemde yaptığı gibi yeni bir metot oluşturmaya, hayatı ve geçmişi daha iyi anlayabilmemiz için yeni okuma yöntemleri geliştirmemiz için koşullar da son derece müsaittir. Belki bir savaş kaybetmedik ama toplumun kolektif ruh hali sanki bir savaş kaybetmişiz gibidir. Hepimizin içinde bir eksiklik duygusu, bir tatmin olmamak, tamamlanmamış hissetmek durumu var. Bir şeylerin tam olmadığını, doğru olmadığını hissediyoruz, gündelik son derece sert tartışmalara girebiliyoruz ama toplumun net bir yönü yok ortada. Bu durumda her ülkede yapılanı biz de yapıyoruz ve günü bırakıp şanlı geçmişimize sığınıyoruz. Geçmişimize şanlı derken onu da fazla bilmeden, anlamadan söylüyoruz. Bize verilen hakim ideolojilerin yarattığı formüller ile konuşuyoruz. Aslında bu da kimseyi pek tatmin etmiyor ama şu anda ne yapılacağı bilinmediğinden boş konuşup bence boş yaşayarak, boş kavgalar yaparak günü kurtardık diye düşünüyoruz ama aslında sadece hayatı boşa harcıyoruz. Türkiye bir an önce Fransa'nın bir dönemde yaptığı gibi bazı kritik soruları kendisine korkmadan sormalı. 'Neden biz böyleyiz, neden geri kalıyoruz, neden kültürsüzleşiyoruz, hayatmız estetikten neden yoksun?' diye soralım. Varsayılan kaba gücümüz ile böbürlenmek yerine bu tür sorulara cevabı sağlam metodoloji ile aramanın çok daha önemli olduğunu görelim.
Bilgi üretiminde Türk devrimine ihtiyaç var. Türkiye'yi çağdaş medeniyetlerin düzeyine ancak bilimadamları yükseltebilir. Burada sadece tek tek bazı bilim insanlarının dünya ölçeğinde başarılı olması yetmez. Bu bir kolektif düşünce ve yaklaşım işidir. Fransızların yaptığı gibi çalışmaya tarih alanından başlamalıyız. Çünkü bugünkü sorunlarımıza çözümlerin birçok anahtarı kendi tarihimizde vardır. Önemli olan bunu yakalayıp okumayı bilmek doğru metodoloji ile bir Türk Annales ekolü kurmaktır. Bu bilgi birikimi Türkiye'de 1970'lerden itibaren var. Bu birikimi organize edip yeni sorunsalları ortaya atabilmekte. Bilgi üretmekte düşünce devrimini yapan Türkiye'de Ergenekon tipi olayların da olması mümkün değildir. (Gelecek pazar da Annales Okulu nedir, tarihe nasıl yaklaşır? Bunu biraz açacağım ki konu daha iyi anlaşılabilsin.)