AKŞAM | PAZAR | 29 KASIM 2009, PAZAR
2011'de programını noktalama kararı alan Oprah, pek de televizyona veda ediyormuş gibi gözükmüyor.
Bir talk show'cunun programını neredeyse iki yıl sonra sona erdireceğini açıklamasının ulusal yas etkisi yaratması, kaygan zeminde var olan Türk televizyonuna alışık bizler için saçmalık derecesinde anlamsız. Ama sözü geçen kişi Obama'nın başkanlığına bile etkisi olduğu düşünülen Oprah olunca, Time dergisinden New York Times'a, Amerikan basınının histerisini anlamak çok da zor değil.
Oprah, geçtiğimiz hafta 23 yıldır devam eden programı The Oprah Winfrey Show'u Eylül 2011'de sona erdireceğini gözyaşlarıyla açıkladığında, Amerikalılar talk show kraliçesinin tahtına kimin geçebileceğini tartışmaya başladılar bile.
Grup terapi formatındaki talk show'un yaratıcısı, seri katilden devlet başkanına ne söyleyeceğini merak ettiğimiz herkesi programına konuk eden Oprah'yı yalnızca bir talk show'cu olarak tanımlamak pek de adaletli olmaz aslında. Oprah, aynı zamanda Oscar adaylığı olan bir oyuncu, kız çocuklarının eğitimi için bir ülkenin tüm gelirini harcayabilen bir yardımsever, Oscar adaylığı ya da bestseller listelerine girişi garantileyen kamuoyu pompası, CNN ve Time dergisine göre de 'dünyanın en güçlü kadını.'
BEN BUGÜN 'OPRAH'LAŞTIM'
Time dergisi onun bu derece başarılı olmasını, doğal merakına, sakin mizah anlayışına, konuklarıyla empati, seyircisiyle de iyi iletişim kurabilmesine bağlıyor. Oprah, yalnızca ünlülerle sohbet amaçlı bir program yapmak istemiyor. Ünlüleri yalnızca söyleyecek bir şeyleri varsa çağırıyor. Pop felsefeyle flört ederek, izleyicilerini barışçıl, eşit ve sorumlu bir yaşam anlayışına çağırıyor, bir programıyla yasa tasarılarının geçmesini sağlarken bir sonraki programını yemek ya da dekorasyona ayırabiliyor. Sıra dışı deneyimler yaşamış, sıradan insanları programına çağırıyor ve konuklarıyla beraber gözyaşı döküyor.
Birçok konuk, bir şekilde milyonlarca televizyon seyircisinin gözü önünde çok özel itiraflar yaparken buluyor kendini. Wall Street Journal, toplum içinde bir itirafta bulunmaya 'Oprahlaşma' (Oprahfication) sözcüğünü yakıştırıyor. Konukları en özel sırlarını kendiyle paylaşırken, Oprah yalnızca onları dinlemekle kalmıyor. Kendi özel hayatından söz etmekten de hiçbir zaman kaçınmıyor. Küçükken yaşadığı tacizi, gençken kokain kullandığını, inişli-çıkışlı aşk hayatını ve kilo problemini seyircisiyle rahatlıkla paylaşabiliyor.
Geçmişindeki bu korkunç deneyimler, Oprah'nın televizyoncu kimliğinin de önemli bir parçası haline geliyor: Acı çekenle empati kurabilen, her türlü adaletsizliğe duyarlı ve sesini yükseltmekten çekinmeyen ağır abla.
'Oprah gidince biz ne yapacağız?' diyenlere ise ufak bir hatırlatmada bulunmak gerekiyor. The Oprah Winfrey Show sona eriyor ama koskoca Oprah Winfrey Network, 24 saatlik yayın hayatına girmeyi bekliyor.
Yeni dizi: FlashForward
AMERİKAN televizyonlarının yeni bir 'Lost' yaratma kaygılarını iki yıldır heyecan ve biraz da şüpheyle takip ediyoruz. İyi niyetli ve kısmen başarılı 'Fringe' ve 'Dollhouse' çabalarından sonra, bu sezon da hayatımıza 'FlashForward' girdi. En başında ismi, 'Lost'tan tanıdığımız oyuncuların boy göstermesi, dizinin felaket sahneleriyle başlaması, hatta gözümüze çarpan Oceanic Havayolları reklamı, dizinin açıkça 'Lost'un tahtına göz diktiğini gösteriyor.
Dünyadaki herkes aynı anda 2 dakika 17 saniye süresince bilinçlerini kaybediyor ve altı ay sonra, 29 Nisan 2010 tarihinde ne yaptıklarını görüyorlar (ya da o zaman yaşıyor olmayanlar göremiyor). Esas oğlan FBI ajanı Mark Benford (Joseph Fiennes) hem yeniden içkiye başladığını hem de bu olayı çözmeye çalıştığını görüyor, karısı Olivia ('Lost'un Penelope'si Sonya Walger) kocasını aldattığını görüyor, bir başka FBI ajanı ise hiçbir şey görmüyor...
Bir dizi yerine, sürükleyici bir film olabilecek izlenimi veren 'FlashForward' her bölümde büyük gizeme yönelik ipuçları ortaya atsa da, karakterlerinin gelişmelerine, geleceklerinde gördükleriyle inandırıcı bir şekilde başa çıkmalarına izin vermiyor. 'Lost'tan iyi bildiğimiz kader, özgür irade ya da anı yaşama gibi kavramları öykünün içine yedirmek yerine, karakterlerinin ağızlarına kuru cümleler olarak yapıştırıyor. Tanımanıza ve yakın hissetmenize izin vermedikleri karakterlerin gelecekte yaşayacakları korkunç deneyimler de bir süre sonra izleyicinin pek de umurunda olmuyor.
KARAR: İlk 9 bölümü oynayan dizinin karakterleri derinleştirilip, öyküde giderek büyüyen çatlaklar yapıştırılmazsa, 29 Nisan 2010'da 'FlashForward'ın son bölümlerini izliyor olabiliriz.
BUNLARI SEVİYORSANIZ KAÇIRMAYIN: Fringe, Jericho, Journeyman.
EMRAH GÜLER