Bizim basının temel hastalığıdır, en etkili isimler bile bir konu hakkında kalem oynatır, ekranlarda söz söyler ama işin içyüzünü bilmez, araştırmaya gerek görmez.
Dağlık Karabağ mesela...
Üzerinde kıyamet kopar, manşetler atılır, olayın perde arkası muamma olarak kalır.
Bir süre önce arkadaşlarımız Bakü’ye gitmişlerdi, bayrak krizinin en hararetli anlarında oradaydılar, tam da bayraklar tekrar göndere çekilirken tarihe tanıklık ettiler.
Sonra Nagehan Alçı ve Cem Türkel Dağlık Karabağ’a girdi, Birleşmiş Milletler’in de karar verdiği üzere, “işgal altındaki Azeri topraklarına.”
Bir hafta “yerinde” inceleme yaptılar, insanlarla konuştular.
Ama yetmez...
Ankara’daki arkadaşlarımız konunun uzmanlarıyla görüştüler. “Nedir bu Dağlık Karabağ meselesi?” diye sordular. Diplomatlarla konuştular.
O da yetmez...
Nagehan, Karabağ’dan döner dönmez beraber Azerbaycan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’na gittik, uzun uzun sohbet ettik, haritalar üzerinde bize bilgi verdiler. İşte şimdi sadece Türkiye’de değil, uluslararası diplomasi çevrelerinde de ilgi çekeceğinden emin olduğum bir diziye başlıyoruz.
Hem de nasıl bir zamanlamayla?
Dün Almanya’da Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev ile Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan arasında Dağlık Karabağ görüşmesi yapıldı. Bir gün öncesinde Aliyev “çözüm olmazsa Dağlık Karabağ için askeri seçenek masada” diye konuştu. Bu şoke edici gelişme bütün gazetelerde yer aldı, bizim sürmanşetimize, Hürriyet’in manşetine çıktı. İşte böyle bir zamanlamayla “İşgal altındaki topraklar gerçeği, AKŞAM Dağlık Karabağ’da” dizimiz başlıyor.
Azerbaycan’ın Başkonsolosu Sayyad Adiloğlu Salahlı bir İstanbul âşığı. “Nasılsınız?” dedim, “İstanbul’da olup da iyi olmamak mümkün mü?” diye karşılık verdi. Her sorana “İstanbul’un trafiği bile güzel” diyormuş, ancak o sayede muhteşem güzelliği, tarihi eserleri doya doya seyredebildiğini söylüyor.
Kendisi eski bir gazeteci, besbelli iyi edebiyatçı, Azeriler kültüre, şiire düşkündür zaten.
Karabağ için, “o kadar hassas bir konu ki; Ermeniler bile resmen tanımış değiller” vurgusunu yaptı.
Harita üzerinde bize Azerbaycan’ı anlattı, coğrafyası ve tarihi ile ilgili bilgi verdi. Dağlık Karabağ’ı ve Nahçıvan’ı... “Bak İsmail kardeşim dedi”, “Lenin zamanında uzağı gören siyaset izlediler ve Türkiye ile Azerbaycan’ın arasına Nahçıvan ve Dağlık Karabağ’ı koydular, nüfus operasyonu yaptılar. Lenin’in yanındaki Ermeniler planladı, aramıza duvar ördüler” diye devam etti.
Başkonsolosun iç odasındaki fotoğraf
Ben detaylara girmeyeyim, dizimizde her yönüyle okuyacaksınız. İzlenimlere devam edelim:
Peki ne zaman çözülecek Karabağ sorunu, daha doğrusu nasıl çözüme kavuşacak?
Salahlı’nın yanıtı şöyle:
“Zaman gösterecek ki; bu mesele nice çözülecek. Karabağ o gün hallolacak ki; riyakâr siyaset bitsin, BM’nin dört genelgesi de herkesçe kabul edilsin. Hocalı’da bir gecede eli yalın (silahsız) insanlar, hamile Azeri vatandaşları öldürüldü, katledildi. Bir milyondan fazla kaçkınımız (göçmen) var, topraklarından, ana yurtlarından oldular. İşte bu nedenle mesele çok hassastır.”
Bir ayrıntıya özellikle dikkatimizi çekti:
“Şehitlikteki bayraklar indiğinde herkes sadece Türk bayraklarının indiğini yazdı. Oysa Türk bayraklarıyla birlikte Azeri bayrakları da indirilmişti. Bunun bir anlamı var, derin bir anlamı.”
Başkonsolos bize harita başında düşüncelerini anlatırken, gözüm arka taraftaki “tanıdık bir fotoğrafa” takıldı. Oraya doğru gittim, elime aldım, Nagehan’a gösterdim. Çanakkale Savaşımızın nasıl kazanıldığını anlatan o çok duygusal, 1915 efsanesini gösteren çok etkileyici fotoğrafı... Başkonsolos, “Kişilik ve yiğitlik mektebinin en bariz sembolü” diye tanımladı onun anlamını. Gerçi o fotoğrafla ilgili bazı tartışmalar yaşandı ama önemli olan simgelediği anlam, başkonsolosun kendi özel odasına koyarak gösterdiği duyarlılık.
Bu kısa cümle, bir Azeri diplomatın gözü ve gönlüyle, milli mücadelemizin ve tarihimizin altın sayfalarından birinin en müstesna ifadelerinden oldu.