1. The Smiths'den Joy Division'a bir kuşağı, bir dönemi etkileyen grupların çıktığı bu sıkıcı şehirde illa ki benim göremediğim bir büyü var. Onlarca İngiliz dizisinde, şarkıda, yüzlerce kültürel referansla popüler kültürde bu kadar fazla yer etmiş bir yerin sırrını ikinci gelişim olmasına rağmen çözemedim. Demek ki daha fazla içine girmem gerekiyormuş.
2. Yayınlandığı dönemde ortalığı birbirine katan ve televizyonda gördüğümüz bütün her şeyden daha sıradışı, daha provokatif olan 'Queer As Folk'un orijinali de Manchester'da geçiyor. Diziyi meşhur eden Canal Street'e bir kez daha gidemedim.
3. Manchester'ın merkezindeki bin yıllık geçmişi olduğu söylenen katedralde bin yıllık geçmişi olan tek şeyin içeride bir camın arkasında sergilenen taş parçası olduğunu gördüm. Sadece bu taştan yola çıkarak bin yıllık diye pazarlıyorlar.
4. Old Trafford'ın tribünlerinin İngilizler için 'sembolik' anlamı olan Manchester United - Beşiktaş maçında bile tıklım tıklım dolabileceğini gördüm. Yurtdışında maç izleyip yazan köşe yazarlarının o muhteşem klişelerini tekrarlamamak mümkün mü: Stat maçtan hemen önce doldu, maç biter bitmez de hiçbir kaos yaşanmadan boşaldı.
5. İngiliz taraftarların zihnimizdeki imaja göre çok daha sakinleştiğini gözlemledim. Siyah-beyaz atkımla, kimileri Beşiktaş formalarıyla aralarından geçerken gayet nazik ve saygılılardı. Hatta kimileri tebrik bile etti...
6. En fanatik Beşiktaşlı gazetecinin Erdoğan Aktaş olduğunu gözlemledim... Bir zamanlar Reha Muhtar'a ait olan bir unvan el değiştirmiş. Aktaş'ın maçta heyecanını ve gerginliğini izlemekle, galibiyet sonrasında sevincini paylaşmak -nasıl denir- 'yaşanası bir tecrübe.'
7. Hürriyet gerçekten de bir sit-com'muş bunu gördüm. Hürriyet'in iki ağır topu, iki duayen gazetecisi Fikret Ercan ve Uğur Cebeci'nin böyle bir sit-com'un görünmez kahramanları olduğu kesin. Ben ikisinden yola çıkarak kesinlikle 'Odd Couple' tarzı bir film de yapılınca çok izleneceğine inanıyorum.
8. Mustafa Denizli tartışmalarına bir son vermenin zamanı geldi. Türkiye'de maalesef en fazla umut vaat eden genç kuşak spor yazarları bile bir süre sonra basının genel gidişatına uyum sağlayıp skor yorumcusuna dönüşüyorlar. Bir bakıyoruz, Avrupa'dan bilgiler veren, istatistiklere dayanarak yazı yazan biri de gündelik maç sonuçlarına göre köşesini şekillendirmiş. Sezon başından beri Mustafa Denizli'nin gitmesini isteyenler şimdi günah çıkarmalılar.
9. İkinci Mustafa Denizli analizi: Hoca, sürprizlere açık biri olduğunu hem Fenerbahçe maçında hem de Manchester United karşısında gösterdi. Pek çok krize gebe Beşiktaş bu sezon da epey şaşırtıcı bir takım olacağa benziyor. Denizli literatürümüze 'Hakemi de yendik' sözünü kazandırmıştı; bu sezon özellikle pek çok başka faktörü de yenerek yoluna devam ediyor.
10. Sırf Mustafa Denizli yüzünden geçen sene taraftarı olmamama rağmen Beşiktaş'ı desteklemiştim. Şampiyonluğun ardından Çeşme'de karşılaştığımızda Denizli'ye 'Destek buraya kadardı, şampiyonluğu aldınız, tamam artık, yollarımızı ayırıyoruz' dedim. Hoca her zamanki gülümsemesiyle bana 'Sezon ortasında görüşürüz' dedi. Old Trafford'da, hele hele uzatma dakikalarında heyecandan kalbim duracaktı... Denizli insanın kafasını karıştırmayı seviyor.
Taklit etmek istediğim bir kitap
Manchester'dan dün Londra'ya uçarken havaalanında Alain de Botton'un 'A Week at the Airport' kitabını aldım. Botton'un bu kitabı yazma sürecine twitter'dan gün be gün tanıklık ettik. Hatta Heathrow'da bir imza günü bile yapılmıştı. Uçaklarla ilgili her şeyi okumaya meraklı olduğum için bu kitabı da merakla bekliyordum.
100 küsur sayfalık ince bir kitap zaten... Şöyle bir karıştırayım derken neredeyse bitirdim... Yolcu öyküleri, Heathrow Terminal 5'le ilgili gözlemleri, çalışanlardan bahsetmesi, otel odaları, araya sıkıştırdığı sahte felsefi çıkarımlar falan gayet güzel. Yazarın alıştığımız tarzında...
Kitabı okurken ben de böyle bir projenin parçası olmak istedim... Alain de Botton'u havaalanının sahibi Terminal 5'te bir hafta yaşaması ve yazması için davet etmiş. Havaalanına bir masa konmuş, terminale birkaç metre mesafedeki Sofitel'de oda açılmış. Yemek kuponları ve havaalanın her yerine erişim izni de verilmiş.
Alain de Botton da bu bir haftayı bilgisayar başında, en kalabalık noktalardan birinde yazarak geçirmiş... 'A Week at the Airport' işte böyle bir haftanın ürünü...
Eminim, bizim havaalanlarımızda da böyle bir projenin sonunda harika işler çıkar.
Önceki gün Uğur Cebeci sohbet ederken bir havaalanının zenginliğinin yerlerde yatan insanlar, uçak değiştirmek için bekleyen transit yolcuların çokluğu, farklı ülkelerden gelip bambaşka yerlere gitmek için koşturanlar olduğundan bahsediyor.
İstabul Atatürk Havaalanı giderek pek çok ülke vatandaşı için dünyanın çeşitli yerlerine bağlantı noktası olarak önem kazanıyor. Dış Hatlar'da transit yolcular, 'lounge' insanları giderek artıyor, Airport Otel'de yer bulmak mümkün değil...
Böyle bir havaalanında muazzam öyküler çıkacağı da kesin.