AKŞAM GAZETESİ | İsmail Küçükkaya | 2009-12-01
Çivisi Çıkmış Dünya, Amin Maalouf'un son kitabının adı. Bugünlerde sık alıntı yapılıyor, etkili bir başlık olarak bol kullanılıyor.
En son Deniz Ülke Arıboğan yazmıştı, dünkü gazetelerde TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, ülkemizin durumunu aynı benzetmeyle anlatıyordu: Çivisi Çıkmış Türkiye.
Telefon dinlemelerinin yarattığı gerginlik, demokratikleşme açılımının yorucu tartışmaları ve ıslak imza belgesiyle ilgili her biri şok edici gelişmeler...
Tarihi oturumu Meclis'te izledim, önce ilginç olduğunu düşündüğüm pek çok not tuttum ama onları yazmaya elim varmadı, üsluptaki sertlik her şeyin üzerine çıktı, ortama egemen oldu. Gözümü dört açmış olsam da oturumda 'olağanüstülük havası' sezmedim. Meclis'te, belki içimi ısıtan tek görüntü televizyonculuk duayeni iki ismin, Ali Kırca ve Mehmet Ali Birand'ın orada olmaları, gün boyu yayınlarını yerinden yapmalarıydı. Hayranlık duyulacak bir meslek heyecanı...
Bir de liderlerin şeffaf ekrandan, prompterdan konuşmalarına Meclis'te olanak tanınması gerektiğini ekleyelim. Konuşmaların vurgusu ve coşkusu çok fark ediyor.
Son bir not daha...
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, yer yer çok sertleşen konuşmasının bir yerinde, Türklerin 16 devlet kurduğunu vurgulamıştı. Bahçeli'nin, özellikle ekranları başındaki tedirgin kesimlere umut verdiğini düşündüğüm şu cümlesinin altını çizelim:
'15 kez yıkılıp 16 kez kurulduysak yeniden kuruluruz. Kimsenin endişesi olmasın. Bunun esas nedeni, gerçek dayanağı milletin varlığını, birliğini koruması ve sürdürmesidir.'
Evet, biz Türklerin çıkışa geçmesi için gerçekten dibe vurması gerekiyor. Milli Mücadele bunun en canlı örneğiydi. 16 kez devlet kurabilme becerisi dikkate değer erdemlerden. Burası doğru ama 15 kez neden yıkıldığını da iyi düşünmek, irdelemek şart. Ders almak adına...
TEKRAR AYAĞA KALKABİLENLER
Devletler için söz konusu olan gündelik hayat kuralları, çoğu kere bireyler için de geçerli. Siyaseti izlemeyi ve yazmayı seven bir gazeteci olarak, çoğu kere hayatın siyasetle ne kadar benzeştiğine şaşırıp kalmışımdır.
Politik krizler, kişisel travmalar...
Siyasal bunalımdan çıkış, bireysel açmazlardan kurtuluş...
Ne kadar da birbirlerine benziyorlar.
Kişisel travma ve varoluşsal krizler yeniden doğuş için birer fırsat.
Pazar ekimizde 'Türkiye'nin yakın tarihi aHHvalde' başlıklı bir haberle, 'Yanlış yerde yanlış zamanda doğdum' başlıklı bir röportaj okuyacaksınız. Arkadaşlarımız Selin Özavcı ve Gülay Altan çok sağlam işler çıkarmışlar.
Biri tiyatro oyunu ama içinde insan hikayeleri, diğeri bir eski polisin şaşırtıcı yaşam öyküsü.
'Her insanın dinlemeye değer bir öyküsü vardır' sözünü hatırlatıyorlar. Kişisel maceraları okurken ister istemez ülkenin en zor günlerin ardından yeniden ayağa kalkış tarihselliğini düşünüyorsunuz.
Gerçekten, güçlü karakterler dibe vuruş hızından ivme alıyor, kendilerine, yukarı çıkabilecek moral motivasyonu kendileri aşılıyorlar.
İnsanlar çok zora girmedikçe, içlerindeki gizil gücü fark etmiyorlar, onu açığa çıkaramıyorlar.
Gerçek travmalar ve hayat pratiklerindeki kırılmalar bizleri diriltiyor.
Hayata korkularla, kaygılarla devam ediyoruz, hayallerle de...
Hedeflerimize tutundukça ortaya çıkan o etkileyici ses ve görüntü çoğu kere kendimizi bile şaşırtıyor.
Bazen Sisifos gibiyiz, sonsuza dek cezaya yazgılıyız, taşı binlerce kez en tepeye çıkarırız, sonra yine düşer ama asla pes etmeyiz. İşte budur insanın gerçek sihri.
'DEMEK Kİ BÖYLE YAŞANMASI GEREKİYORMUŞ'
İşte bu düşünceler içinde Pazar ekimizdeki aHHval haberini okurken Ayşe Arman'ın yaptığı, bence en etkileyici röportajlardan birisi aklıma geldi. Oyunda sahne alanlar arasında Gizem Soysaldı vardı. Arman, bir süre önce Soysaldı ile konuşmuş ve iz bırakacak derinlikte bir kadın profili ortaya çıkarmıştı. 'Sessiz ve asil bir duruşu', çabuk biten bir peri masalının ardından kendini hemen toparlayan 'sağlam bir karakteri' gözler önüne sermişti. Dün o röportajı tekrar okudum. 'Ben ilişkilerin üçüncü kişiler tarafından bitirildiğine inanmam' diyen ve 'yaşadığım bütün mutluluklar da mutsuzluklar da bana ait. Benim birer parçam. Beni gerçekten dönüştüren, değiştiren, beni ben yapan şeyler. Demek ki böyle yaşanması gerekiyormuş' sözleriyle yüreğindeki kabul gücünü ortaya koyan genç bir kadın.
Merak ettim, oyunu izledim de...
Şaşırtıcı bir kurgusu var. Amatör ve profesyonel ruh iyi harmanlanmış. Detayını Selin'den okuyabilirsiniz. Hayatımıza ve toplumsal hafızamıza 27 Mayıs 1960'tan itibaren, aslında Osmanlı'nın son döneminde giren askeri darbeler konu ediliyor. 'Kişisel hafızalardan ortak bir bellek oluşturmaya çalıştık' diyor Sanat Yönetmeni Zeynep Günsür. Sıkı bir eleştirel mantık dikkat çekiyor. Gizem Soysaldı'nın o oyundaki rolü bana kendi yaşamındaki tecrübeleriyle paralellik duygusu verdi.
Krizlerle herkes baş edemiyor. Kendini gerçekleştirebilme sabrı maalesef herkeste bulunmuyor.
Galiba işe 'krizin adını doğru koymakla' başlamak en önemlisi.
Aksi halde geçici dertleri 'yıkım' gibi yaşıyoruz. Aslında her çöküşün arka planında bir yeniden yapım yatıyor. Her yıkım bir doğuma gebe. İş ki; hayata heyecanla ve merakla sarılalım, 'bu yaşam serüveni acaba daha neler getirecek' diye merak edelim.
Hayatın kendisi bir sahne, bizler aktörler, bazımız rolünün hakkını iyi veriyor.