AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-12-01
Domuz gribi ile ilgili her gün açıklamalar yapılıyor fakat salgının getirdiği asıl büyük tehlikeden kimse açıkça bahsetmiyor.
Bu tehlike de çocuklar ile bağlantılı.
Biliyorsunuz bu grip okul yaşındaki çocuklara hayli kolay bulaşıyor.
Hastalığın kendisi diğer herhangi bir gripten fazla farklı değil. Doğru ateş düşürücüler ve dinlenmeyle birkaç günde geçiyor hastalık.
Asıl tehlike ise hastalık iyileştikten sonra başlıyor.
Doktorlar 'Çocuklar iyileşse dahi onları bir süre okula göndermeyin' diyor.
İşte tehlike hatta fecaat bu tavsiyeye uyulunca başlıyor.
Çünkü bu dünyada üç-dört gün zorunlu olarak yatakta kaldıktan sonra sıkılmış, bunalmış ve sonra tamamen gücünü kazanmış bir çocuktan daha korkunç daha sinir bozucu bir şey de olabilmesi mümkün değil bana göre.
Düşünsenize; çocuk iyileşmiş, gücü enerjisi yerinde, durmadan yapacak yeni bir şeyler arıyor ve siz onu okula gönderemiyorsunuz.
Bana göre okullar bir yaşa geldiklerinde çocukları evden uzakta tutmak için icat edilmiş kurumlardır. Okulun bu işlevini elinden alırsanız geriye ne kalır bilemiyorum. Örneğin; bizim durumumuzda geriye anarşi, dehşet ve karmaşa kaldı.
Oğlum beş gün önce bildiğimiz semptomlarla hastalandı. Tedaviye başladık. Neyse ki iyi gelişme oldu, tedaviye olumlu cevap verdi ve dört günde ayaklandı. Şimdiki durum ise şöyle:
1- 'Yazı yazacağım lütfen bir süre sessizlik rica ediyorum' diyorum. Odama çekiliyorum. Kısa süre sonra kapıda şöyle bir gür ses duyuluyor; 'Ceddin deden, neslin baban' diye var gücüyle bağırıyor Alp ve hemen sonrasında Mehter Marşı başlıyor. Ve odaya mehter yürüyüşüyle ve kendisine kıyafetler uydurmuş oğlum giriyor. Görüntü son derece fantastik ve de komik. Başka hiçbir şeye konsantre olabilmeniz katiyen mümkün değil. Adam Osmanlı tarihini çok seviyor ne yapayım. Kendisi altı yaşına gelmeden Osmanlı tarihi hakkında İlber Ortaylı ile sohbet etmeyi başarmış dünyadaki ilk ve son çocuktur. Sondur, çünkü İlber Hoca'nın bir daha böyle bir gelişmeye izin vereceğini sanmıyorum... O görüşmeye gitmeden önce konuşmanın bir aşamasında İlber Hoca'nın oğlumu boğmaya teşebbüs edeceğini düşünüyordum. Çünkü İlber Hoca sabrıyla, sinirsizliği meşhur olan bir insan değil ama ikisi çok iyi anlaştılar. Hatta nerede tuttuğumu bulabilirsem elimde bir fotoğrafları var. İkisi Topkapı Sarayı bahçesinde yürüyorlar. Arkadan çekmişim. El ele tutuşmuşlar, İlber Hoca, Alp'in yanında dev gibi görünüyor. Kavgasız, vukuatsız bitecek gibi görünen o ziyarette öğle yemeğinde az daha büyük bir felaket oluyordu. Üç hamburger gelmişti ve Alp ketçap paketini açtı. Ben İlber Hoca'nın tüm kıyafetinin baştan aşağıya ketçap olacağından korktum. Neyse ki ketçap duşunu bir tek ben aldım ve gezi sona erdi.
Durum böyleyken oğlanın aynı Mehter Marşı'nı üst üste 15 kez dinlemesini belki anlayışla karşılayabilirsiniz ama bu sessizlik istediğiniz bir gün çalışma odanızın içinde olursa aynı tahammülü gösterebileceğinize pek emin değilim ben. 'Ceddin deden neslin baban' diye başlıyor ya şarkı, oğlanın mutluluğunu yarıda kesmek için bir ara ona kendi ecdadı hakkında tüm gerçekleri anlatsam mı diye düşündüm.
Bizim ecdadımızın tarihi aynı zamanda deliliğin de tarihidir. Benim dedem zır deliydi. Babam normal deli. Ben ise zır olmaya yakın normallikte bir deliyim.
Alp bu ilginç aile tarihini iyi anlasa belki Mehter Marşı'ndan vazgeçerdi. Nitekim anlatmaya da başlamıştım ki; kapımda Mehter Marşı'ndan daha korkunç başka bir gürültü duydum, Rana konuşuyordu (yani bağırıyordu) ve bu hikayeyi anlatırsam çok kızacağını söyledi bana, hemen sustum. Sonra da ikisi birlikte mehter yürüyüşüne başladılar odasında. Bunu uzunca bir süre seyretmek bir erkeğin üstünde iktidarsızlaştırma etkisi yapabiliyor.
2- Oyun bitti, sonra annesi oğlana ders çalıştırmaya başladı. Bu süreç ikisinin birbirlerine karşılıklı bağırmalarıyla gerçekleşiyor. Oğlan da kavgada fena değil tabii ama bağırma konusunda Rana'dan daha başarılı olabilmesine imkan yok. İkisi bağırıyorlar birbirlerine. Bu süreçte en karmaşık dersler bile (bana ilkokul ikinci sınıf dersleri karmaşık geliyor ne yapayım!) mucizevi şekilde bitiyor. Ben her an birbirlerini boğazlamaya başlayacaklar diye tedirgin beklemekten bitip tükeniyorum. Onlar bağırmalar sonucunda birbirlerine sarılıp eğlenmeye başlıyorlar. Bu korkunç süreçten bir tek ben yıpranarak çıkıyorum.
3- Akşam oluyor. Bana çok yorucu gelen bir günün ardından bir duble viskiyle televizyonun karşısına oturuyorum. Bir film seyredeceğim. Film başlar başlamaz oğlum odama giriyor. (Şu aşamada odama ciddi güçlü bir kilit almam gerektiğini kavramış durumdayım.) Kucağıma oturuyor ve bana 'Baba sana bir hatıramı anlatmak istiyorum' diyor. Sekiz yaşındaki çocuğun hatıramı anlatacağım demesini komik bulduğumdan gerçekten ilgiyle dinliyorum ve bana bir buçuk saat kadar iki yıl önce Boston'da gittiği bir çocuk müzesinde yaşadıklarını olağanüstü detayda anlatıyor. Oradaki personelle konuşmalarını dahi aynen aktarıyor bana. Ben viskimi yudumlarken bu hatıraları dinliyorum. Konuşma bitince film de bitmek üzere oluyor.
Tüm bu deneyimin özeti şu; domuz gribinin kendisi tehlikeli değil. Asıl tehlike iyileşme olduktan sonra başlıyor ve bence gripten iyileşmiş okul çağındaki çocukların geçici olarak hapsedilecekleri bir ada oluşturulmalı. Hani eskiden veba kolonileri vardı ya; bunu domuz gribi geçirmiş çocuklar için de düşünmemizin zamanı geldi de geçti bile.
Bu son satırları yazarken bile oğlum çamaşır dolu bir sepet ile geldi ve bana kirli çamaşırım olup olmadığını sordu. Sepeti çamaşır makinesine taşımakla görevlendirilmiş.
Otoriteleri domuz gribindeki asıl tehlike konusunda halkı bilgilendirmedikleri için kınıyorum.