AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2009-12-01

kategori2

VJ Bülent’in kellesini Başbakan mı istedi?

Hiç oyalamadan yanıtı vereyim: Tabii ki hayır. Hatta belki Başbakan bugüne kadar VJ Bülent’in adını bile duymamıştır. Ama ne garip ki geçen hafta VJ Bülent’in aniden Kral TVídeki işinden olmasının dolaylı olarak Başbakan Erdoğan’a bağlanan bir ucu var. Çünkü bu medyada birileri “kraldan çok kralcı” olduğu, güç sarhoşluğundan gözleri döndüğü ve kendilerini her şeyi yapıp her şeyin yanlarına kâr kalabileceği birileri olarak gördüğü için sürekli kurban veriyorlar...
Geçen hafta bir işten atılma olayı daha yaşandı: Akif Beki, röportajda kolonya kokululardan rahatsız olduğunu söylediği için spiker Bahar Feyzan’ı işten attı.
Ne Feyzan “kolonya kokulu” ne demek biliyordu, ne de “kolonya kokulu” olarak bilinen Fehmi Koru’nun böyle bir talebi olmuştu...
Beki “kraldan çok kralcı” olduğu için kelle aldı ve öyle anlaşılıyor ki teşekkür sertifikası da Fehmi Koru tarafından kendisine “köşeden” yollandı...
VJ Bülent’in işten atılmasının altında da buna benzer bir hikâye yatıyor...
Gücünü Başbakan’dan alan bir radyocu, sadece bu güce dayanarak bir yerlere getiriliyor... Ardından da tamamen şahsi duygularına dayanarak, tam 14 yıldır ekranda olan bir televizyoncuyu harcayabiliyor...
Çünkü hoşlanmıyormuş VJ Bülent’ten... Gerekçe bu kadar! Zaten ne zamandır ona kan kusturuyor, sürekli baskı uyguluyor, işini zorlaştırıyormuş...
Ama bana kalırsa bu arkadaşın VJ Bülent’i kovma motivasyonunun altında o “kraldan çok kralcı” kompleksi yatıyor... Bir yerlere yaranmak, bir yerlere mesaj vermek, yeni Türkiye’de yeni misyonlara hazır bir asker olduğunu ortalığa göstermek için harcandı VJ Bülent’in kellesi...
Dünkü Akşam’da Yiğit Karaahmet olayı çok güzel özetlemiş: “Bugün Huysuz Virjin neden ekranda yoksa, Aydın ve Fatih Ürek neden uçup gittiyse bu yüzden de VJ Bülent’in işine son verildi” diyor kısaca.
Ve ne garip ki yeri göğü inletmesi gereken bir hadiseden hiç kimse söz etmiyor. Normal şartlarda insanların sokaklara dökülmesini, ciddi ve yüksek sesli bir itirazı gerektirecek bu olay sessiz ve derinden kapatılmaya çalışılıyor...
Çünkü “korku imparatorluğu” her yeri ve herkesi sindirdi... Tepkilerimizi unuttuk, susturulduk ve kendi sıramız gelene kadar da bir köşede pasifize edilmiş halde duruyoruz...
Peki kim bu “Gezegen Mehmet” ve gücü nereden geliyor?
Nasıl oluyor da bu arkadaş Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birini (Doğuş) böyle şahsi meselelerine alet ediyor? Demokratlığı ve liberalliğiyle övünen NTV’nin amiral gemisi olduğu yerde nasıl homofobi gibi ilkel bir anlayış hüküm sürebiliyor?
Bu devirde “arkan sağlam” olursa koskoca NTV’yi bile bu hale düşürürsün, kimse de sana karışmaz...
Bakın kısaca Alice diye bilinen Ali Eyüboğlu zamanında bu “Gezegen Mehmet”i nasıl anlatmış: “Radyocu sıfatıyla birçok yurtdışı gezisine katıldığı Başbakan ile istediği zaman aracı olmadan konuşabiliyor, randevu almadan görüşebiliyor. Erdoğan, eşi Emine Erdoğan, Orhan Gencebay ve Metin Güneş’le birlikte kız istemeye gittiği ‘Gezegen’in şahitlik yapacağı nikâhına yetişmek için uçak bile kiraladı.”
Buna ek olarak “Gezegen Mehmet”te Başbakan’ın direkt numarası da varmış. Aradığında “Naber Gezegen?” diye açarmış...
Bu arkadaşlar böyle bağlantılarla bir yerlere geldikleri medyayı kendi çiftlikleri gibi kullanabileceklerini zannediyorlar herhalde...
En iyisi Başbakan bu adamları toplayıp kulağını çeksin... Yoksa onun arkasına sığınıp bunlar daha çok iş çevirir, farkında olmadan bu güç sarhoşluğunu daha ne kötüye kullanırlar...
Dahası, en büyük zararı da Başbakan’ın kendisine veriyorlar.
Bizim medya da “Arkasında Başbakan var” korkusundan laf edemiyor bu yeni figürlere maalesef...

Ömer Karacan’ın kolay kahvaltısı 

Londra’ya, çok yakın bir arkadaşımın doğumgününü kutlamak için gittim. Dünyanın  çeşitli yerlerinden insanlar Hakkasanída bir masada toplandık Perşembe gecesi. Herkes ayrı bir dili konuşuyor, herkes apayrı bir hayatı yaşıyordu. Bizi bir araya getirense hepimizin çok sevdiği arkadaşımızdı...
Hakkasan’da upuzun bir masanın ucunda bir Alman’la tanıştım o akşam... İstanbullu olduğumu öğrenince de hemen “Benim orada çok yakın bir arkadaşım var” dedi, “Belki tanırsın” diye eklemeyi de unutmadı.
Adını sordum, “Omar” dedi... Çok fazla düşünmeden Ömer Karacan’dan bahsettiğini çıkardım.
Hani 80’li yıllarda bayağı popüler olan ama 80’ler biter bitmez de 80’lerle ilgili ne varsa yok olduğu gibi yok oluveren eski ikoncan Ömer Karacan...
Konu “Omar”dan açılınca ben de kısa bir Ömer Karacan retrospektifine daldım ve ona Türkiye’den görünen Ömer Karacan’ı anlattım...
Türk popüler kültürüne-benimki gibi-aksanlı Türkçe’yi, Virgin Megastore’dan program sunmayı ve kendi klonu gibi DJ-VJ’leri katan biriydi Ömer Karacan. Bütün bunların modası bitince, kardeşinin adı çeşitli dolandırıcılıklara karışınca tek bir şeyle haber olmaya başladı: “Ünlülerin yakın arkadaşı” kategorisiyle...
Zor edinilen bir payeydi bu... Özel arkadaşı İskoç bankacı Alisdair Dundas’le dünyanın çeşitli partilerine katılmak, oradan tavlanan ve “Şekerim gel sana İstanbul’u göstereyim” diye İstanbulía getirtilen ünlüler, habire bir Naomi Campbell pompalaması, Özlem Önal’la kankilik durumları ve kendini Türkiye’nin dünyadaki jet-set temsilcisi olarak görme halini...
Epey bir zaman da tuttu bunlar...
Ancak sonradan birileri oyunu fark etti... Mesela kimi partilere zar zor isim yazdırarak girdiklerini anladık... O ve arkadaş çevresinin tek başarının aslında hiçbir şey yapmadan çok şey yapmamak olduğunu gördük...
Onların dünyasında herkes ve her şey büyük bir sahtekârlıktan ibaretti ve hayatlarını sürdürmelerinin tek yolu birbirlerini kendilerinin önemli biri olduğuna inandırmak, bu aldatmacayı sürdürüp durmaktı...
Masadaki Alman çocuğa “İşte senin o bayıldığın Omar böyle sahte dünyaların insanıdır” dedim... İkna edemedim, uğraşmadım da. Ne de olsa Omar çok daha başarılı bir pazarlayıcı.
Ancak şu ilginç hikâyeyi kaptım ağzından: “Benimle ilk tanıştıklarında Omar’la Alisdair bana ‘Sen çok kolay bir kahvaltısın’ dediler” diye anlattı.
“Peki o kahvaltıyı yiyebildiler mi” diye sordum şimdi kendisinden daha büyük bir kadınla büyük bir aşk yaşayan Alman adama...
“Hayır, hevesleri kursaklarında kaldı” diye yanıt verdi.