AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2009-12-01
İlk önce bana hayli tuhaf gelen iki ülke hakkındaki lafımı söyleyeyim sonra sıra yeni yarışma programı hakkındaki bazı gözlemlerime gelecek.
‘Tuhaf’ diye nitelediğim ülkelerden biri Kanada diğeri de İtalya. İkisi de ciddi haberlerle gündemimize girdiler son günlerde.
Kanada’nın neden tuhaf olduğunu açıklamak çok daha kolay gibi gözüküyor çünkü bu konu üzerinde uluslararası konsensüs var. ‘The King of Scotland’ adlı filmi hatırlayın. Filmin başında İngiliz genç doktor, ülkesini terk edip başka ülkelere göç etmeye karar verir. Nereye gideceğini bilmiyor olduğundan bir küreyi çevirir ve elini rastgele bir noktaya koyar. Hangi ülke çıkarsa oraya gidecektir. İlk denemede elini Kanada’nın üstüne koymuştur. Genç bir süre düşünür ve ‘Yok canım o kadar de değil’ der. Oraya gitmesinin fazla anlamlı olmayacağına karar verir ve küreyi ikinci kez çevirip tekrar elini basar. Şansına Uganda çıkar ve hemen oraya gider. Amerikalılar tarafından ‘Bizim en büyük ulusal parkımızdır’ diye adlandırılan Kanada’ya uluslararası toplumdaki bakış temelde budur. Orası haddinden fazla düzgün ve bir o kadar da sıkıcı bir ülkedir diye düşünülür.
Şimdi bu ülkeye gönderilen domuz gribi aşılarının bir bölümü oradaki insanlarda alerji yapıyor diye geri çekildiler. Bu bence çok yanlış bir karar oldu. Çünkü böyle şeylerin deneneceği ülke Kanada olmamalı. Orada insanlar o kadar düzgün korumalı ve steril ortamlarda yaşamaya alışmışlar ki, yolda bir araba biraz hızlı gitse çıkardığı tozdan ülke nüfusunun yarısı hastalanabilir. Ortalama bir Kanadalı bir günlüğüne Türkiye’ye ziyaret yapsa dönüşünde hastane uçağı ile ülkesine götürülür ve gidince de kapsamlı bir dizi ameliyat geçirmesi gerekebilir. Aynı vatandaş Hindistan veya Afganistan gibi ülkelere gitse uçaktan iner inmez anında ölebilir. Bu gibi durumlarda kabahat o ülkelerde değil Kanada’dır. İnsana yaşadığı ülkede biraz mikrop biraz kirlilik de gerekir. Kanada’da olduğu gibi tamamen kontrollü, kurallı, sağlıklı bir ortamda yaşarsanız domuz gribi aşısı da gayet tabii ki alerji yapar. Burada yanlış olan, Kanada deneyimine bakıp konu hakkında karar verilmesidir.
Şimdi aynı aşı Türkiye’de de yapılıyor ve kimsenin alerji filan olduğu yok, olacağı da yok. Çünkü Türk’ün vücudu bir Kanadalı’yı hasta eden her mikrobu her virüsü öğle yemeği niyetine afiyetle yer bitirir... Ve üstüne de geğirir.
Haber gelen diğer tuhaf ülke de İtalya’ydı. Berlusconi kadınlarla uğraşmaya kısa süre ara verip ülke hakkında belki de ilk kez konuşmuş ve İtalya’da bir iç savaş yaşanabileceğini söylemiş. Modern zamanlarda girdiği hiçbir savaşı kazanamamış bir ülkede bir iç savaş yaşanması ihtimali bana komik geldi. İtalyanlar en militer en güçlü oldukları dönemde bile (Mussolini dönemi) Etiyopya ile girdiği savaşı kaybetmeyi başarabilmiş bir ülkedir. İtalyanları Etiyopya’nın elinde mahvolmaktan Alman General Rommel bir öğle yemeği tatilinde eğlence niyetine kurtardı. İtalyanlar faşizm açısından utanç verici bir ülkeydi. Hitler ve arkadaşları kendileri gibi faşist olduğunu iddia eden İtalya’dan utanıyorlardı. Hatta Hitler’in ‘Şunlar keşke müttefiğimiz olmasalardı da bir iki saatte ülkeyi istila ediversek’ diye düşündüğü bile söyleniyor. İtalya bu konuda Belçika’dan bile daha az saygıyla karşılanır. Biliyorsunuz Belçika, İngiltere ve Fransa gibi onurlu ülkelerle savaşmaya giden ülkelerin ordularının dinlenmek için kamp kurdukları ülkedir ve başka bir fonksiyonu da yoktur.
İtalyanların savaşmayı bilmemeleri hem güzeldir hem de çok normaldir. Çünkü bir tek o ülkede askeri eğitim yapan askerlerin komutanın emirlerini sevmedikleri takdirde hemen greve gitme hakları vardır. Güzel bir ülkedir İtalya.
Benim burada meselem eğer Berlusconi’nin dediği gibi gerçekten bir iç savaş çıksa neler olacağını bilememekten kaynaklanıyor. Öylesi bir iç savaşta iki taraf da yenileceğinden ortaya tuhaf ve karmaşık bir durum çıkacak. İnşallah İtalyanlar yine savaşma yerine uzun süren yemekler yer ve içerken kadınlara laf atmayı tercih ederler de katiyen beceremedikleri savaşma gibi işlere hiç girmezler, boşuna bize yazı enerjimizi harcatmazlar.
Yetenek Sizsiniz
Acun Ilıcalı’nın yeni yarışma programını ailece birlikte televizyon seyredelim gibi travmatik fantezimiz yüzünden iki haftadır mecburen seyrediyorum. Yarışmada dikkatimi çeken jürinin tavrı oldu. Jüri biraz marjinal kaçan, farklı olmaya çalışan hiçbir gösteriye prim vermiyor, hoşlanmıyor bunlardan. Daha çok şarkı söyleyenleri ve şarkıları ile seyircileri coşturanları ön plana çkarıyor gibi. Daha henüz bir nota duyulmuşken hemen kalkıp oynamaya başlayan insanların ülkesinde şarkı söyleyerek seyirci coşturmak dünyanın en kolay işi. Ama bu arada jürinin eğilimleri nedeniyle farklılık ortaya koymaya çalışanlar kolayca harcanabiliyor.
Örneğin; bu haftaki yarışmada kovboy kılığında sahneye çıkan orta yaşlı bir adam vardı. Hareketleri ses efektleri de yapıyor ve bir kovboy hikâyesi anlatıyordu. Belki olağanüstü bir şov değildi ama adamın geldiği yeri, eğitimini göz önüne alıp hayal dünyasının zenginliğini ve kendisine tamamen yabancı bir kültür ile ilgili yorum yapma cesaretini de ödüllenmek gerekiyor diye düşünüyorum ben.
Bu ülkede tribünlere oynayanlara daima prim verilir. Çoğunluğun bilmediği ve anlamadığı işlere soyunanlara ise tuhaf insan muamelesi yapılır. Ülkemizde bir sirk olamaması da belki bu yüzdendir. Bu yarışmada jüri hem tribünlere oynayanlara prim veriyor hem de arada bir kararları için direkt olarak seyircilere soruyor. Bu olmaz. Biraz farklı olmaya çalışan ve uğraşanları da teşvik etmek de bence gerekiyor.
Bu arada yarışmaya katılanlar arasında break dansı yapan grupların sayısının çok fazla olması da ülkemizde kültürün hızla varoşlaştığını gösteriyor. Ben jüride en çok Ali Taran’ın tavrına şaşıyorum. Taran’ı ben yaratıcı zekâya sahip olan, farkılı olandan kokmayan ve farklılığa prim veren bir insan olarak bilirdim Ama ne yazık ki bu yarışmada jüri üyesi olarak o da tribünlere oynamaya başladı.Bu yarışmada sonunda sahnede en iyi kolbastı oynayan birinci olursa hiç şaşırmam.