Minare yasağı krizine girip bir şeyler söylemek istiyordum. Ama farklılık yaratmaya da kararlıydım. Uzun süre düşündüm.
Sonra bir açılım buldum sandım. Ben bir süredir Stieg Larsson'un 'Ejderha Dövmeli Kız' adlı kitabını okumaya çalışıyorum. Çalışıyorum diyorum çünkü benim için farklı bir kültür, farklı bir ekol. O nedenle zor gidiyor kitap ama seviyorum da...
Stieg Larsson, olay örtüsünü kurarken ülkesinin karanlık yüzünü de yazmış. Christopher Hitchens'in bu yazar hakkında yaptığı son analizi de okudum. Carlson, ülkesinin yüzeyde görülen temiz, düzgün görünümün altında karanlık birçok ilişkinin bulunduğunu, faşist eğilimlerin çok güçlü olduğunu, faşistler ile haydutların işbirliği içinde ülkeyi yönettiklerini anlatıyor.
O insanların Baltık fahişe ticareti ve uyuşturucu dahil her türlü kötülüğe bulaştıklarını, toplumun görünürdeki rahat tavırlarının altında bu tür kötü duyguların hemen her vatandaş tarafından paylaşıldığını anlatıyor. Yazıma buradan girecektim, böylesine bir toplumda minare yasağı gibi bir kararın alınmasının hiç de şaşırtıcı olmadığını hatta o topluma bunun yakıştığını da yazacaktım. Çünkü faşizmin onların kültürlerinde olduğunu söyleyecektim.
İSVEÇ İLE İSVİÇRE'Yİ KARIŞTIRDIM
Kafamda kurdum yazımı ve yazdım da... Sonuç harika oldu. Faşist zihniyeti tamamen mahkum ediyordum. Üstelik bunu onların içinden çıkan ünlü bir yazara dayanarak da yapıyordum. Sonuç neredeyse mükemmeldi. Yazdım da yazdım. Tutamadım kendimi, beğenmedim. Bir defa daha yazdım. Birkaç kez yeniden yazdım yazımı. Yorucu fakat tatmin edici bir süreçti bu. Minare yasaklayan zihniyeti tamamen yerden yere vurmuştum.
Ve bitirdim yazımı, bugün yayınlayacaktım ama sonunda olanlar oldu. Gerçekten mükemmel olan yazıda sadece küçük bir yanlış yapmıştım. İşte başlıktaki cümlemi sonuna kadar net bir şekilde o anda haykırdım ve bunu söylerken alnıma da vurdum.
İsveç ile İsviçre'yi karıştırmışım. Stieg Larsson İsveç'i anlatıyor tabii ki. İtiraf ediyorum; bu ikisini birbirinden ayrı düşünmeyi yıllardır beceremedim. Tabii 'Al birisini vur ötekisine, ne farkları var ki' gibi bir tavrım da var. O detay farkın ne önemi var derim hep. Dahasını söyleyeyim; benim için İsveç, Norveç, Danimarka, İsviçre temelde hepsi aynı ülkedir. Birbirlnden tek farkları sıkıcılık derecelerindeki nüanslardır.
Ama ne yapayım; mükemmel olan yazıyı çöpe attım. Keşke Stieg Larsson İsviçreli olsa diye hala daha düşünüp dövünüyorum.
Onun da kafasını ben...
Bu bana yıllar önce duyduğum bir yaşanmış olayı hatırlattı. Bir Amerikalı diplomat Brezilya'ya konsolos olarak atanmış. Adamcağız işimi iyi yapayım diye aylar boyu lisan kursuna gitmiş, özel dersler almış. Uğraşmış, çabalamış en sonunda çok güzel İspanyolca konuşmaya başlamış. Görev yerine gidince mükemmel dil bilmesine rağmen yerel halk ile tek kelime ile bile anlaşamadığını görmüş. Çünkü malum Brezilyalılar Portekizce konuşuyor. İspanyolca onlar için tamamen farklı bir dil.
Diplomat bey, benim gibi sadece coğrafyaya bakıp 'Bunlar da Latin Amerika'da olduklarına göre mutlaka İspanyolca konuşuyorlardır' deyip aylar boyu süren yanlış dilde dersler almış.
Ben de İsveç ile İsviçre arasında buna benzer bir yanlış yaptım. Stieg Larsson adı da yanılttı beni. Bu bir Hans'ın Alman olmaması gibi bir şeydi bence. Gerçi iki ülkenin paylaştığı ortak kültür de var, ırkçı faşizan, aryan eğilimler ikisinde de ortak. İsviçre'deki faşist/nazi eğilimler de 2. Dünya Savaşı dönemine kadar uzanır. Nazilerin kaçırdıkları paraları aklamakta ve sanat eserlerinin götürülmesinde aracılık ettikleri yazılmıştır daha önce. Yani Stieg Larsson'un İsveç için dediklerini aynen İsviçre için doğru kabul edip analizimi yayınlayabildim ama bunu zorlamamayı tercih ettim.
Biraz emek boşa gitti, olsun en azından ben bundan böyle İsveç ile İsviçre'yi karıştıracağımı pek sanmıyorum. Yine de söyleyeyim; bu minare yasağının temeli aryan ırkı ideolojisine dayanan Nazi uygulamasıdır. Siz benim başıma gelen her şeye rağmen tüm dünyada çok satan, Türkiye'de de iyi satan Stieg Larsson'un kitabını alıp okuyun. O bölge insanları hakkında daha net bir bakış açısına sahip olursunuz.
Gazetelerin geleceği
Bu konuda kaçıncı yazıyı yazdığımı hatırlasam başlığın yanına rakamı da koyacaktım ama artık saymayı bıraktım. Durumu hiç de parlak gözükmeyen gazetelerin geleceği açısından bazen güzel haberler de geliyor.
Gelecek konusunda en çok düşünen ve bu konuya büyük bir servet bağlamış olan Rupert Murdoch son olarak şaşırtıcı bir hamle daha yaptı. 5 milyar dolar gibi olağanüstü para ödeyerek satın aldığı The Wall Street Journal gazetesinin New York'a özel bir baskısını haftanın altı günü çıkarma kararı aldı. New York'a özel WSJ'de yerel siyaset, spor ve kültür yazıları da olacak.
Bu gazetenin personeli için 15 milyon dolar bütçe verdi patron. İlk önce eski New York Sun gazetesinin editörü tecrübeli John Seeley'i işe aldı. Şimdi o kadrosunu kuruyor. Tabii ki bu gelişme en çok New York Times gazetesini ürküttü. Çünkü Rupert Murdoch'un NY Times piyasasında çoktan gözü var. Global etkinliğine rağmen NY Times adından da görülebileceği gibi temelde yerel bir gazetedir. Murdoch şimdi New York piyasasında büyük bir savaş başlatıyor.
Gazeteciler ve reklamcılar için çok güzel bir gelişme bu. Murdoch yenilik yapmadan yerinde oturanların, yaratıcı ve cesur olamayanların yok olacağını net olarak görüyor. Keşke o, Türk piyasasında da aktif biçimde olsaydı da biraz sallasaydı piyasayı.