AKŞAM GAZETESİ | Atılgan Bayar | 2009-12-09

kategori2

'Obama doktrini' Türkiye ile birlikte yazılacak

İtiraf etmek gerekirse, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Amerika ziyaretini, 'Türkiye'nin zor zamanında Amerika'ya gitti...' üslubuyla yorumlamaya başlayan analistleri anlamakta güçlük çekiyorum.
Eğer kötü niyetli değiller ise; Washington'da da, Ankara'da da karar mekanizmalarıyla temas edemediklerini, etseler dahi 'şimdi'yi anlamakta güçlük çektiklerini, muhakeme yeteneklerinin kör olduğunu söylemek zorundayız.

ABD'NİN ZOR  ZAMANINDA YANINDA OLACAĞIZ
Tayyip Erdoğan Türkiye'nin zor zamanında Amerika'ya gitmedi. Erdoğan, Amerika'nın zor zamanında Amerika'ya gitti. Evet Türkiye'nin içinde sorunları var. Türkiye demokratikleşme gibi zorlu bir sınavı geçmeye çalışıyor, ama bunlar Amerika'nın (Obama'nın) sorunlarıyla karşılaştırıldığı zaman konu bile değil. AFP dosyaları, Obama iktidarının yüz yüze olduğu zorlukları şöyle sıralıyor: Afganistan, Pakistan sorunu, Irak'taki askeri birliklerin pozisyonu, ekonomi, özelikle FED (Amerikan Merkez Bankası) konusunda inisiyatif, sağlık politikaları konusunda vaatlerin tutulamaması, Amerikan entelektüllerinin her geçen gün daha fazla yükselen muhalefeti, Cumhuriyetçilerin Başkan'ın ailesinin lüks hayat iddialarını eleştiri merceği altına alması, İran ile yaşanan nükleer kriz ve saire...
Yani, Türkiye Amerika ilişkilerinde zor durumda olan ve bu sefer yardım isteyenin Amerika olduğunu ve Türkiye'nin gücü ölçüsünde yardım edeceğini söyleyebiliriz.
Amerikan Başkanları kendi isimleriyle kaim doktrinler vasıtasıyla hükmederler ve tarihe geçerler. Monroe'nun doktrini Amerika'nın asla Avrupa'nın sömürgesi olmayacağı tezine dayanıyordu. Wilson doktrinine kadar böyle gitti bu. Wilson doktrini 'bütün dünyayı özgürleştirme' söylemiyle Amerika'yı tekrar Avrupa'nın kucağına düşürdü...
Obama ise, Monroe ile Wilson arasında kendi doktrinini yazma sınavıyla karşı karşıya bu günlerde.

OBAMA DOKTRİNİ YAZILIYOR
Amerika, içinde Monroe doktrinini destekleyen uygulamalar ile Wilson doktrininin takipçileri arasında sıkışıp kalmış durumda. Bir yandan Wilson doktrini, Amerika'yı Avrupa'nın çizgisine zorlarken... Bir yandan Monroe doktrini, Avrupa siyasetinin kuyruğuna takılmak zorunda kalmanın Amerika'yı sürükleyeceği bunalımları gösteriyor. Yani bu zaman diliminde Obama'nın pozisyonunu, kendi halkından tam destek alan Tayyip Erdoğan'ın pozisyonu ile karşılaştırmamak lazım.
Yeni bir doktrin yazmak zorunda olmanın sıkıntılarını yaşıyor Obama. Türkiye de katkıda bulunmaya, elinden gelen yardımı yapmaya dikkat ediyor. Ve dikkatinizi çektiyse, örneğin Afganistan'a muharip asker konusundaki itirazımız, Amerika'ya bir 'ret' anlamına gelmiyor, daha ziyade Amerika'nın bunalımdan çıkmasına yarayacak bir model, küçük ölçekte bir doktrin teklif ediyor.

ENTELEKTÜEL VE YÖNETİCİ ORTAK
Afganistan'da bulunan Türk birliklerinin kontrolü altındaki bölgelerde, örneğin Vardak'ta terörü finanse eden uyuşturucu üretim ve trafiğinin sıfır seviyesine inmesi, buna rağmen Amerikan kontrolündeki bölgelerde, örneğin Kandahar'da üretim ve sevkıyatın artması muhakkak 'Vardak Modeli'nin müzakere masasında mercek altına alınmış olması gereğini hatırlatıyor. Nihayetinde benim söyleyeceğim şey şu:
Monroe doktrini ile Wilson doktrini arasına sıkışmış Amerikan Dış Politikası'nın yeni doktrininin yazılmasında, Obama doktrininin inşasında Türkiye ve Başbakanı Erdoğan, Türkiye tarihinde ilk kez 'askeri birlik' olarak değil, siyaset yazıcı, entelektüel katkı yapıcı, model geliştirici olarak rol alıyor.
Saygınlığı yüksek, askeri kabiliyeti güçlü ama aynı oranda doktrin yazabilen, siyaset üretebilen bir Türkiye ile karşı karşıya dünya. Bu niteliği ile Türkiye, dünyanın çeşitli yerlerinde sofistike sorunlarla boğuşmak zorunda olan Amerika'nın, Avrupa siyaset yapımcılarına ve Avrupa ihtiraslarına tamamen teslim olmasını da engelleyen bir fonksiyon icra ediyor.
Tayyip Erdoğan'ın Washington'da gördüğü yüksek itibarın sebeb-i hikmeti budur. Washington artık, Türkiye'ye bir 'yedek asker deposu' olarak değil, dünya yüzeyinde birlikte siyaset üretebileceği ve çözüm geliştirebileceği bir ortak olarak bakıyor.
Bu pozisyonu da Amerika lütfetmedi Tayyip Erdoğan'a. Tayyip Erdoğan entelektüel-siyasal sıçramasıyla kendisi oluşturdu.

NE MONROE NE WILSON; DEMOKRATİK EMPERYAL VİZYON
Erdoğan dönemiyle tahkim ettiğimiz bu zeminde, talimat alarak değil, Amerika'ya vereceğimiz 'akıllı destek' ile Obama yönetiminin önünü açışımız, yeni doktrinin yazılmasına katkıda bulunacak, Türkiye'nin yeni kurulan dünyadaki etkinliğini güçlendirecektir. Evet, Amerika Türkiye'nin model ortağıdır. Ama bu, Türkiye muhtaç olduğu için böyle değildir artık. Türkiye öyle tercih ettiği, çıkarlarını öyle hesapladığı için öyledir.
Obama liderliği, dünyanın her yerine nüfuz etmiş Amerika'nın doktrinini, bu aşamada Amerika'nın tek başına yazamayacağının ayırdında artık.
Dünya krallığı, Emperyal devlet, Dünyanın jandarması gibi isimlerle anılan Amerika; ne denirse denilsin Dünya İmparatorluğu'nun büyük siyasetini ortaklarıyla beraber yazmaya başladı.
Erdoğan'ın ziyaretinin gerçek anlamı ve yazım aşamasında olan, tarihe 'Obama doktrini' olarak geçecek doktrinin ipucu da bu gerçeklikte saklı. Obama Emperyal Vizyon'u demokratikleştirerek güçlendirmenin yollarını arıyor. Sınav  bir 'Obama doktrini' yazabilmesinde. Yazılabilirse 'yeni bir dünya' kurulacak, yazılamazsa Amerika Bush siyasetine teslim olacak.
Türkiye'nin İran'daki, Afganistan'daki, Irak'taki, AB ilişkilerindeki, Ermenistan'daki rollerini de bu bağlamın dışında değerlendirmek mümkün değil.
Tayyip Erdoğan'ın Obama'yla kurduğu 'entelektüel' ve 'politik'  işbirliği işte bu kadar global bir önem taşıyor. Ve asla önceki dönemlerdeki işbirliklerine benzemiyor.
Bu ziyaret; 'Türkiye en sıkıntılı zamanında Obama'ya gitti...' seviyesindeki analistleri de, idrak etmeleri biraz zaman alacak olsa da, emekli etti.