AKŞAM GAZETESİ | Ahmet İnam | 2009-12-20
İbrahim yürüdü. Yolda, 'Bu ülkeyi kim yönetiyor?' diye tekrar eden bir türkü duydu. Çok hafif bir sesle, ince boğuk bir tef eşliğinde söyleniyordu türkü. Sesin geldiği yöne yaklaştı. Aksakallı kör bir adam inleye inleye seslendiriyordu türküyü. 'Ey bilge kişi bu ülkeyi kimin yönettiğini bilmiyor musun da sorup duruyorsun?' 'Zahiren bilirim de batında, arkada kimler var bilmem.' 'Nasıl bilmezsin koca bilge, halk var elbette.' 'Halktan başka güveneceğimiz güç yoktur. Halk haktır. Peki nerdedir?' 'Siz bilgeler halka yol gösterirseniz, halk da kendini gösterir' dedi İbrahim. 'Adın ne senin? Gariplerden birisin galiba.' 'Adım İbrahim.' 'İbrahim, yüce baba, halkların babası demektir. Sen çapsız yöneticileri başa getiren halkın babası mısın? Çapsız siyasetçileri seçenlerin, sürekli kavga eden, birbirlerini söz düellolarıyla alt etmeye çalışan, söz pehlivanlarının, zevahirin ardına düşüp, asıl olanları ıskalayanların babası mısın? Bu ülke, bu hayatı hak ediyor mu?' İbrahim bir an şaşırdı. Böyle yumuşak tavırlı birinden bu tür bir çıkış beklemiyordu. 'Ben baba falan değilim. Adımla beni karıştırmayınız. Belki garibim. Fakir. Mazlumum. Ezilen. Hakkı yenen. Bana neden mazlum demiyorlar da Türk, Kürt, Ermeni diyorlar anlamıyorum. Bu toprakların dirliği, hakkı yenen insanları, şu ya da bu etnik etiketlerinden kopararak insan gibi insan olarak görmekle sağlanır. Hepimiz bu ülkenin ülkedeşleriyiz. Ülküdeşleriyiz. Ülkümüz Anadolu hikmetinin, insanın evrensel değerleriyle bezenmiş değerleriyle bu ülkeyi var etmektir. Bizi birbirimize bağlayan hikmeti anlamamız gerekiyor. Yazık ki bilgeler bu ülkeyi terk etmiştir. Belki de bu dünyayı terk ettikleri için.' Türkü söyleyen adam, bir an düşündü, şöyle devam etti: 'Dinle beni İbrahim, sözüm sana, senin aracılığınla, değerlerini yitirip, umutsuzluğun, anlamsızlığın, işsizliğin, açlığın pençesinde can çekişen, insan olduğunu unutup da kendini etnik bir sürünün parçası sanan mazlumadır. Bu ülke okuryazarları neyin, nelerin budalası olduklarını düşünmelidirler. Sözde bilgelerin saflara ayrıldığı, kavga zemininin dehşet zemini halinde yaşandığı bir ülkedesin. Yürü ve insanını tanı İbrahim. Onun mana alemini gör. Ona onu hatırlat. Zor zamanların İbrahim'isin. Sığlaşan, sürekli gergin ve sinirli yöneticilerine hikmeti hatırlat. Hikmetin yalnız yüzeysel bir din anlayışıyla kavranamayacağını tekrar et. Kafalarını siyasi derinliğe takmış bu kişilerin mana alemlerini ne denli sığ yaşadıklarını hatırlat. Bilirim seni dinlemeyecekler. Varsın dinlemesinler. Sen zor zamanların İbrahim'isin.' Gözünden akan bir iki damla yaşı silerek yürüdü İbrahim.
***
İbrahim yürüdü. 'Yürüyor muyum yoksa yürütülüyor muyum' diye düşündü. 'İbrahim'i kim yürütmüş bu kültürden? Bilimin, felsefenin farklı düşüncelerin ağırlanabildiği bir konukevidir Anadolu. Hoş geldin, şiir. Hoş geldin sanat. Hoş geldin bilim. Hoş geldin düşünce. Bu kendini kaynağını unutmuş topraklara can getir. Bölünmüş sığ kafalara, düşmanlıkla beslenen çirkin varlıklara, yüzyılların ardından sizlerle gelen yaşama sevinci ulaşsın.' Sürekli olarak kendi kendine konuşuyordu, yürürken.
Derken yanına bir televizyon muhabiri, arkada kameraman arkadaşıyla yanaştı. 'Halktan biri olarak size soruyorum: Birlik içinde yaşamamız konusunda ne düşünüyorsunuz? Merak ettim, elinizde kocaman bir sopa var, kendinizi korumak için mi?' 'Sopa değil o, asa' dedi İbrahim. 'Çokluk içinde yaşamayı bilmeyen bir ulus nasıl olur da birlik içinde yaşamayı başarabilir. Farklılıklarımız ayrılık için değil birlik içindir.' Muhabir, bu sözlerden bir şey anlamamış olmalı ki, başka bir şey sormaksızın hızla polislerin kovaladığı bir grubun ardına düştü.