AKŞAM GAZETESİ | İsmail Küçükkaya | 2009-12-21
Yeni bir “toplum sözleşmesine” ihtiyaç var.
Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine hassasiyeti üst perdeden gözeten, aynı zamanda toplumsal kucaklayıcılığı daha yüksek bir mutabakata...
Yetmez.
Tabandaki büyük barış hamlesine zemin olması için “tepede”, “yüksek siyaset katında” uzlaşmaya...
“Kurumlararası mutabakata”...
“Ankara protokolü” de diyebiliriz.
Bir süredir, gizli veya açık kimi işaretleri değerlendirerek böyle bir yola girmek üzere olduğumuzu yazmaya niyetleniyorum. Ama bir türlü olmuyor. Hızla akan gündemde hemen her gün düşündüğümün, sezdiğimin tam aksi yönde gelişmelerle karşılaşıyoruz. Yazamıyorum.
Yine de bir umut görüyorum.
Çözülmeyen sorunu kurcalarlar
Yüksek tansiyon egemen olsa da her türlü iç veya dış kışkırtmaya, hassas noktalardaki tüm gerginliklere karşın yine de belli noktada bir uzlaşma sessizce ilerliyor. En azından “mücadelenin çatışma boyutuna tırmanması” engelleniyor. Burası olumlu, “kötünün iyisi” diye yorumlanabilir. Tamam ama yetinmeyelim. Sistemi “dış müdahaleye açık” olmaktan kurtaralım. “Kırılganlığı” giderelim.
Maalesef bizde “sistem körleşmiş”, toplumu göremiyor.
Toplum da sisteme mesafeli, muhalif bir görüntü veriyor.
Sorunlarımız köklü, çözmezsek kurcalayacaklar. Bizim meselelerimizi kullanarak bize politika empoze edecekler. Bugüne kadar yaptıkları gibi...
Dün, bir denizci yarbay, hakkında tutuklama kararı çıkarıldı, intihar etti. Bu, iki yılda altıncı subay intiharı.
Hafta boyunca Emniyet’in üst düzey yöneticileri suç örgütleriyle ilişkilerine yönelik kuşkular ve iddialar yüzünden gözaltına alındılar, ifade verdiler, bazıları halen “içeride”...
TİB Başkanı “hayır dinleme yapılmadı” dedi, ama Yargıtay santralının dinlendiği belirtiliyor.
Milli İstihbarat Teşkilatı ile kritik davaların bir hâkimi apaçık polemik içinde, karşılıklı birbirlerini suçluyorlar. Hem de nasıl bir dil ve üslup içinde, nasıl da ağır ifadelerle...
Bir başka cepheden de Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a dönük akılalmaz suçlamalar.
Sistem bunları taşır mı?
İçeriden veya dışarıdan her kim olursa olsun kurguyu yapanlar öyle kritik zamanlamalarla öyle önemli hamleler deniyorlar ki; askerle sivil otorite arasında “güven bunalımı” kaçınılmaz olsun.
Devletin en üst düzey yöneticileri, en saygın kurumları arasında ilişkilerin bu şekilde olduğu bir ülkeyi düşünün. Üstelik dünyanın en zorlu coğrafyasında konumlanmış bir ülkeyi. Onun vatandaşları nasıl bir duygu durumundadırlar acaba?
Başbuğ’un konuşmasinda “Iskalanan” bölüm
Başbakan Erdoğan’la Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un her ikili görüşmesi çok somut ve olumlu bazı kararları gündeme taşıdı. İkisinin kişilik özellikleri göz önüne alınınca bunda şaşılacak bir şey yok. Aynı duyguyu ABD yolunda Erdoğan’ın Genelkurmay İkinci Başkanı Aslan Güner’le konuşmalarında da yakaladım, yazmıştım.
Şimdi, Başbuğ’un son konuşması eleştiriliyor. Orada “demokrasi vurgusu” var, onu görmüyorlar. Asıl önemlisi, Başbuğ’un öğrencilerle sohbet ederken, “Milli Eğitim bütçesi Milli Savunma Bakanlığı bütçesini geride bıraktı. Bundan büyük memnuniyet duyuyorum” sözleriydi. Orası ıskalanıyor. Son beş-altı yılın gelişmesidir, hükümetin en hayati kararlarından biridir. Üzerinde düşünmek, Başbuğ’un yorumunu da takdir etmek lazım. Geleceğimiz adına aradığımız umut orada, bugüne dair korkularımızın çaresi de...
Uçağın Business bölümünde “İkİ Türk” yan yana...
Dün sabah Ankara’dan İstanbul’a gelen 11 uçağında “rutin” ama bana “manidar” gelen bir görüntü vardı. THY görevlisi uçak hostesine “VIP listesi” diyerek bir kâğıt verdi. Listede kapatılan DTP’nin en tanınmış simalarından Ahmet Türk ve Sırrı Sakık vardı, bir de Adalet eski Bakanlarından Hikmet Sami Türk...
VIP salonundan özel arabayla geldiler, uçağın en ön kısmına oturdular. Soyadı Türk olan ikili yan yana oturdu, Hikmet Sami Türk ve Ahmet Türk...
Benzeri sahnelere defalarca tanık oldum, yine de derin derin düşünmeden edemedim. “Mutabakat” derken, o büyük resmi tamamlayacak her bir hayati parçanın önemini unutmayalım. Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve arkadaşlarının da ayrıştırıcı değil uzlaştırıcı adımlarla katkıda bulunması gerekmiyor mu? Bu ülkenin güzel imkânlarından yararlandıkları gibi...
Yaşar Kemal’den öğrenmemİz gereken...
Açılım politikasının en başından beri ünlü edebiyat adamımız Yaşar Kemal çarpıcı saptamalar yapıyor. Radikal Kitap’ın bu haftaki sayısında Kenan Mortan’ın, “Çok yaşa Yaşar Kemal” başlıklı etkileyici bir yazısı vardı. Fransa’daki Türk Mevsimi etkinliklerinin bazılarına “büyük çınar”ın katılımını ele almış. Yaşar Kemal, “Kürt gerçeği ne ola?” sorusuna “Ben Kürdüm ama o mercekten değil, vicdanımın sesiyle konuşurum” yanıtını vermiş. Ne güzel... Bir başka vurucu yorum ise Kenan Mortan’a ait, şöyle:
“Böylesi soruları geçiştiriyor dersem yanlış olur ama ‘yalnız yaşayan ülkesi’ için yabancılara yakınmaktan uzak durduğunu görüyorum.”
Yaşar Kemal’in saygın yaklaşımı, bir edebiyat adamının, ülkesinin ihtiyaç duyduğu “büyük mutabakata” katkısıdır.