AKŞAM GAZETESİ | Deniz Gökçe | 2010-01-02
2002 yılında üç ünlü iktisatçı, Joseph Stiglitz, Peter Orszag (şu anda ABD Bütçe Direktörü) ve kardeşi Jonathan Orszag, bir arada bir araştırma raporu yazıyorlar. Rapor, Stiglitz Nobel Ödülü'nü aldıktan hemen sonra üretilmiş ve yayınlanmış. Devletin regülatör kurumlarına sunulan rapor, devlet destekli ve GSE denen, şu anda müflis iki dev kurum Fannie Mae ve Freddie Mac hakında aşağıdaki değerlendirmeyi yapıyor.
'Geçmişten gelen bilgi, deneyim ve verilere dayanarak söyleyebiliyoruz ki; GSE adını taşıyan bu iki kurumun faaliyetlerinden veya iflasından dolayı devlete binecek yük sıfırdır!'
Rapora göre bu üç iktisatçı, bu iki kurumun 1990'lı yıllardaki sermaye yapısı ve büyüklüğünü, Büyük Depresyon ortamının şartlarına göre bile test etmişler. Raporun yazarları o günlerde yeni gündeme gelen ve 'Risk Temelli Sermaye Standardı' adlı kavram çerçevesinde milyonlarca senaryoyu değerlendirerek bu iki kurumun iflası ve devlete büyük yük yaratması olasılığını bir sürü teste tabi tutmuşlar.
Tabii hayat 'her bilge' için sürprizlerle doludur. Sonunda bu iki kurum 2008 krizi ortamında 111 milyar dolarlık bir iflas çektiler, devlete ve vatandaşlara yüklediler ve gerisi de (zaman içinde) ek milyarlarca dolar olarak geliyor.
Tabii bugün bu değerlendirmenin ne kadar büyük yanılgı içerdiği, ABD medyasında gündeme getiriliyor. Bir iki yıllık finansal baskı bu iki kurumu devirivermiş. Stiglitz medyaya konuşmuş. Ne demiş?
'Ayni stres testini 2007 yılında yapsa idik, 2007 yılı değerlendirmemiz 'endişe verici bir durum vardı' derdi.' Yani Stiglitz aslında cevap vermemiş olmuş.
Burada en önemli nokta, Stiglitz veya diğerlerini hırpalama olanağının ortaya çıkmış olması değil.
Wall Street Journal'in haberine göre, Clinton dönemindeki ABD Hazinesi bu incelemeler yapılırken çeşitli çıkar grupları tarafından yaylım ateşine tutulmuş ve sonunda lobicilerin istediği olmuş. Stiglitz ve diğer iki 'amigo' da pozitif değerlendirme vermeye mecbur kalmışlar.
İşin gerçeği, sistemik riskin değerlendirilmesi çok zor olan bir şey. Hele medyada yaylım ateşi var iken, medya da çıkar gruplarından biri iken, yani kamuoyu alenen 'iğfal edilirken', doğru değerlendirme yapmak çok zor.
Ancak birkaç kişi omurgalı çıkıp, ideolojiye teslim olmayıp direnebilirler. Medya da genelde kötümseri yüceltip, iyimser takılanı 'ahlaksız' saydığı, her medya kuruluşu kendi çıkarlarını gizleyip, tamamen siyasi bir parti gibi taraf olduğu zaman, iş içinden çıkılmaz hale gelir.
Olaydan sonra bile, dürüst konuşanlar, tutarlı davrananlar bir elin parmağı kadar azdır.
'Biz ne diyorsak tersini yapın, çok kazanırsınız!' tezi insan güldürür ama gerçek çözüm üretmez. Dün 'IMF ile derhal anlaşılsın, sabit kur ve para kurulu uygulaması sorunları çözer' diyenlerin, bugün 'IMF ile anlaşılması gerekmez, döviz kurları artsın, TL değer kaybetsin, ihracatçı kazansın, gerisi kolay ' türküsünü söylemesi ilginçtir.
Ülkede dev işsizlik var iken ve gündemdeki O.V. Programı, işsizliği, bütçe ve borç sorunları nedeni ile ve kriz ortamında, birkaç yıl indirmenin mümkün olmadığını belirtirken; ihracata konu olmayan mallar ve hizmet sektörü, ülkenin üretiminin büyük çoğunluğunu oluştururken; emekli, sabit ve düşük gelirli, işsiz ve genç insanlar, zorunlu kalemler enerji ve gıdada üstelik dövize dayalı ithalata bağımlı iken; döviz kurunu yükseltmenin, ülke parasının değerini düşürmenin, ne tür işkence olduğunu açıkça anlamak zorundayız.
İhracatın düşüşü ticaret ortaklarımızın durgunluğu ile ilişkilidir, kur esnekliği değil gelir esnekliği daha önemlidir.
Ama ülke parasının değer kaybetmesi her vatandaşı fakirleştirir, en ağır ve gaddar vergidir! Zaten üç yıl kemer sıkacağız, vergiler yükselecek!
Çin parasını düşük tutabilir, çünkü hala komünist ve baskıcı bir ülkedir!