Şam
Başbakan Erdoğan birçok bakan ile birlikte bugün Şam'da olacak. Erdoğan 5 yıl önce yine aralık ayının yanlış hatırlamıyorsam 25'inde ilk kez Suriye'ye gelmiş ve coşkulu bir şekilde karşılanmıştı.
'Fahri Doktora' diplomasını almak için geçtiğimiz 22 Temmuz'da Halep'e gelen Erdoğan burada çok heyecanlı ve coşkulu kalabalık tarafından karşılanmıştı. Gazze olayları sırasında ve Davos'ta bilinen tavrından dolayı yalnızca Suriye'de değil, Arap ve Müslüman ülkelerinin yanı sıra tüm dünyada büyük saygınlık kazanan Erdoğan bu akşam bir kez daha Suriye'de karşılanacak ve büyük ilgi görecektir.
İşte bu havayı yakından görmek ve yaşamak amacıyla iki gündür Şam'dayım.
Ancak Erdoğan'ın gezisi ile ilgilenirken başka bir Başbakan'ın peşinde koşturmak zorunda kaldık. Çünkü Lübnan Başbakanı Saad Hariri aniden Şam'a geldi ve direkt olarak Cumhurbaşkanı Esad'ın misafiri oldu. Esad'ın konutunda kalan Hariri gece ve gündüz Esad ile uzun uzun konuştu. 5 yıllık düşmanlık ve küskünlüğün geride kalması ya bırakılması için anlaştı. Esad ve Hariri'yi izlerken aklıma 5 yıl önce Lübnan'da Sedir Devrimi'nden söz eden bazı meslektaşlarımız ve onların sözde Ortadoğu danışmanları geldi. Bu beyler ve onların arkasında bulunanlar eski Başbakan Refik Hariri'nin kesin olarak Suriye tarafından öldürdüğünü anlatıyor, Şam'a saldırmak için kendi aralarında yarışıyor ve bu nedenle Ankara'nın Esad'dan uzak durmasını istiyorlardı.
Büyük ödülü kaçırmak ya da başkalarına kaptırmak istemiyorlardı. Merak ediyorum da o arkadaşlarımız ve onlara inananlar şimdi ne diyecek acaba?
Babasının Suriye tarafından öldürüldüğünü söyleyen ya da söylemek zorunda bırakılan Saad Harari, Şam'da kendisi gibi genç olan Suriye lideri Beşşar Esad ile çok içten, samimi ve şeffaf görüşmeler yaparak kendi deyimi ile tarihsel ve stratejik bir dostluğun kapısını araladı. Bu yeni ve çok önemli gelişmenin önü yine beklenmeyen olaylarla engellenmezse bölge için çok önemli bir süreç başlıyor demektir.
Dönelim Başbakan Erdoğan'a...
Baba Hariri'nin 14 Şubat 2005'te öldürülmesi sonrasında Lübnan'da işler karışınca ve daha sonra Temmuz 2006'da İsrail Lübnan'a saldırınca Erdoğan, dönemin Dışişleri Bakanı Gül ve her ikisinin danışmanı Davutoğlu devreye girerek bu ülkede ve dolayısıyla bölgede barış ve istikrarın sağlanması, komşu ülke Suriye ile ilişkilerin daha fazla gerginleşmemesi için yoğun çaba harcamışlardı. Bu çabanın bugün Lübnan'da egemen olan istikrarda ve oğul Hariri'nin Şam'a gelişinde büyük katkısı olduğuna inanıyorum. Oysa o sıralarda başta Hüsnü Mübarek, bazı Arap liderler, ABD ve bazı Avrupa ülkeleri İsrail ağzı ile konuşuyor, Lübnan ile bölgenin karışması için ellerinden gelen her çabayı harcıyorlardı. Ama onların tüm bu çabalarına karşın zaman Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nu haklı çıkardı. Tıpkı diğer konularda olduğu gibi... Türkiye, AK Parti'nin iktidara geldiği günden itibaren dış politikasında sürekli doğru adım atmakta ve bunun doğal sonucu olarak bölgede büyük saygınlık ve prestij kazanmaktadır. Ve bu saygınlık ona uluslararası alanda, özellikle AB ve ABD ilişkilerinde çok önemli politik kazanımlar getirmektedir.
Biraz daha sabredenler maddi ve manevi kazanımların yakın bir gelecekte katlanarak artacağını göreceklerdir. Bu gerçeği görmeyenler ya da buna inanmayanların yapması gereken şey; önyargılarından kurtularak bölge ülkelerinde dolaşmaları ve Türkiyeli olmanın gururunu yaşamalarıdır. 'Arap ya da Acemlerin yaşadığı bölge bizim ne işimize yarar'' diyenler o zaman Latin Amerika, Afrika, Orta Asya hatta hep davet edildikleri ABD ve Avrupa ülkelerine de gidebilir, orada da aynı duyguların hazzını yaşayabilir. Ama İsrail'e giderlerse doğal olarak pek hoş karşılanmayacaklardır.
Bunun suçlusu da Türkiye değil tam tersine İsrail politikalarıdır. Çünkü bu konuda da Erdoğan hata yapmamış ve tam tersine İsraillilere 'Gelin sizi Suriye, Lübnan ve Filistinlilerle barıştırayım, hep birlikte bölgede dostça yaşayalım'' demişti. Bunun neresi kötü? Erdoğan; Suriye, Lübnan ve işgal altındaki Filistin'e giderek onlara ''Gelin sizinle birlikte İsrail'i haritadan silelim'' demedi ve demiyor. Erdoğan; İran ile dost olurken onlara da 'Gelin ABD, İsrail ve Batı'ya kafa tutalım' telkinlerinde bulunmuyor.
İşte Erdoğan'ın dış politikadaki başarı sırrı bu. Yani samimi, dürüst, içten ve herkes için eşit düzeyde barış ve dostluk istemesidir.
Bunun da bir tek koşulu var Erdoğan açısından: 'Zulüm ve haksızlık yapanlara da 'one minute' demeli.'