AKŞAM GAZETESİ | Deniz Gökçe | 2010-01-17
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek cuma günü yapılan açıklama ile 2009 yılı bütçe açığının daha evvel 2009 yılı başında ilan edilen 10.4 milyar TL açıktan, Orta Vadeli Program çerçevesinde ilan edilen 63 milyar TL açığa çıkacağı beklentisinden daha düşük bir şekilde, yani 52.2 milyar TL olarak gerçekleştiğini belirtti.
Gelirlerde beklenenden daha fazla bir artış olmasından ve faiz ödemelerinin de beklenenden daha düşük gerçekleşmesinden kaynaklanan bu olumlu gelişme sonrasında ise, bütçe açığı O.V.Program'da ilan edilen GSYİH oranı olarak yüzde 6.6 düzeyinde bütçe açığı yerine, yüzde 5.5 açık olarak gerçekleşti.
Bu gelişmeler sonrasında ise yüksek faiz dışı açık vermesi beklenen bütçe çok küçük de olsa 2009 yılını küçük faiz dışı fazla ile kapattı.
Böylece kriz ve mahalli seçim ortamında görülen maliye politikasındaki zayıflama, azalma trendine girdi. Bu da erken seçime gitmediğimizi ve popülist maliye politikası uygulama niyetinde olmadığımızın bir işareti.
Bu gelişme bizce erken seçim olma olasılığını da düşüren ve IMF anlaşması olacağı tezini kuvvetlendiren bir olgu.
Tabii ülkemizde hiç tartışılmayan bir konu ise, tüm dünya işsizliğin azalması ve reel büyümenin artması için bütçede Keynesyen dev açıklar verirken, bizim bütçe açığını sonunda sıkı kontrol altına almamızın, sosyal anlamda ne kadar doğru olduğu konusu.
IMF ile, bizim bu sütunda desteklediğimiz şekilde, daha önce anlaşıp sosyal tarafta biraz daha harcama yapabilir ve düşük işsizlik ve daha yüksek büyüme hedefleyecek bir ortama gelebilirdik diye düşünüyorum.
Ayrıca Merkez Bankası'nın enflasyon düşürme ve kur ve faiz politikasının da ne kadar başarılı olduğunun ortaya çıktığını da görmekteyim.
Ayrıca rating yükselmesinin de hak edilmiş olduğunun altını çizmekteyim.
Ama tabii komşumuz Yunanistan'daki popülist politikalara benzer bir yaklaşım tavsiye etmiyoruz.
Popülizmin zirvesindeki Yunanistan, ratinginin düşürülmesi ve piyasaların dev sarsıntı geçirmesi sonrası, yüzde 13 oranına yaklaştığını ilan ettiği bütçe açığının bile, AB bürokratları ve AB Merkez Bankası tarafından gerçekçi bulunmaması nedeni ile 'sürekli fırça yemekte'!
Keza Portekiz de öyle!
Popülizm kelimesini biz sık sık kullanıyoruz. Popülizmin ne demek olduğunu bugün Arjantin ve Venezüella'ya bakarak anlamak mümkün. Bugün Yunanistan'a 'Avrupa'nın Arjantini' diye ad takılmış bulunuyor. Neden acaba?
Arjantin'de ülkeyi yöneten bayan Christina Fernandez geçen yıllarda önce artan tarım ihracatı sonrası çiftçileri özel vergi salarak soymuş, sonra ülkedeki özel emeklilik fonlarına el koymuş, ama gidişatı gene de düzeltemeyince de Merkez Bankası'nda bulunan döviz rezervlerine aşırı dozda popülist harcamaları gerçekleştirmek için el atmıştı. Geçen ay da 6 milyar dolarlık dış borç ödemesi için ülkenin döviz rezervlerini Merkez Bankası'ndan Hazine'ye transfer etmek için kanun çıkardı. Merkez Bankası Başkanı Martin Redrado direnince de onu görevden aldığını deklare etti. O da zaten eylül ayında bitecek olan görevinden istifa etmeyeceğini belirtti ve kavga çıktı. Sonuç merakla bekleniyor.
Arjantin zaten sabıkalı idi. 2001 yılında nerede ise 100 milyar dolar kadar dış borcunun büyük kısmını ödemeyeceğini deklare etmiş ve ödememişti. Yani yabancıların paralarına el koymuştu. Şimdi ise iyice saçmalıyor ve uluslararası ortamdan iyice dışlanıyor.
Arjantin'den daha fazla popülist olan bir diğer Latin Amerika ülkesi de Venezüella. Bir petrol ülkesi olan Venezüella artan enerji fiyatlarının getirdiği kazançları dünyanın çeşitli köşelerinde 'devrim' için harcadığından ülkedeki enflasyonu kontrol edememiş, bütçe de popülizm kurbanı olmuş ve 2008-2009 arasında yüzde 25-30 arasında oynayan enflasyon artmıştı. Sonunda yüzde 40 oranına doğru yollandığı düşünülen enflasyon ortamında ise ülke parası Bolivar devalüe edilmeye mecbur kalınmıştı. Ama diğer taraftan da Başkan Chavez'in 'Güçlü Bolivar' adlı bir 'reklam kampanyası' da ortada idi. İki yıl evvel üç sıfırı da atılmış olan Bolivar, Mart 2005 tarihinden beri sabit resmen dolar başına 2.15 Bolivar değerinde durmakta idi.
Chavez şimdi farklı bir kur politikasına geçmiş bulunuyor. Ülkede üç kur olacak. Dolar başına 2.15 kuru gıda ve ilaç gibi zorunlu şeylerin ithalinde kullanılacak. Zorunlu olmayan diğer mal ve hizmetlerin ithalinde ise dolar başına 4.15 Bolivar kullanılması emredildi.
Piyasada geçerli olan, bizim lügatımızda karaborsa kur olarak adlandırılabilecek olan kur ise, bir dolar 6 Bolivar düzeyinde. Bu üçüncü kur bundan sonra resmen kabul edilecek ve dalgalanmaya da bırakılacak, Merkez Bankası tarafından da kontrol edilecek.
Sonuçta bu kararların hepsi vatandaşa ek vergi mahiyetinde kararlardır. Bu kararlar sonrasında ülke petrolünden elde edilen gelir kamuya ait PDVSA adlı şirkete yeni kurdan daha fazla Bolivar transferine yarayacak. Petrol ihracatı geliri Bolivar cinsinden iki misline çıkacağından, kamu harcamaları için ek fon yaratılmış olacak, faturayı da gıda ve ilaç dışında ithal ürün kullananlar ödeyecek.
2009 yılında yüzde 3 civarında daralan Venezüella'da Chavez popülizminin sürebilmesi için sosyal içerikli harcamalar yapmakta ve yeniden seçim kazanabilmek için de, fatura ne olursa olsun harcamalarını devam ettirebilmek için fon bulmak zorunda.
Chavez de Arjantin'deki Kirchner ailesi gibi (koca eski Başkan eşi yeni Başkan ) Merkez Bankası'nın 7 milyar dolarlık döviz rezervini 'Kalkınma Fonu' adlı bir hesaba transfer etmiş bulunuyor.