Dubai'den sonra Yunanistan'ın da krize girmesi bekleniyor. Aslında ürettiğinden çok tüketen; güçlü reel ekonomisi olmayan, sermayesi tabana yayılmamış, işleyen çarkları olmadığı halde spekülatif sıcak para çekerek büyüyen; dış açığı yüksek her ülke kriz kuyruğundadır. Bugünün küresel ekonomik yapılanması içinde bu tanıma uyan hangi ülke varsa, o ülkede her an bir finans krizi patlak verebilir. Üstelik bu kriz, finans krizi olarak da kalmıyor hemen reel sektöre sıçrıyor mendebur.
1990'larla birlikte devasa hale gelen uluslararası finansal sermaye, nereye girdiyse orayı başlangıçta ihya etti. Ama alacağını alıp terk-i diyar eyleyince de arkasında enkaz bıraktı. Önce Asya kaplanları çok hızlı büyüdü, her gün yeni gökdelenlerin dikildiği bu kaplanların sonradan aslında birer kedi olduğu ortaya çıktı. Ve parlayan yıldız İzlanda... 280 bin nüfuslu bir ülke baş döndürücü bir büyüme sürecine girmişti. Fakat bu büyümenin arkasında rasyonel dayanağı olmayan ve aynı zamanda engellenemeyen, sıcak para girişleri vardı. Ve neticede bir şirket değil, ülke battı. Yakın gelecekte sahibinden kelepir memleket ilanları görürseniz şaşırmayın.
Peki neden 10 yılı doldurmadan bir kriz dalgası başlıyor? Cevabı gayet basit aslında: Sorunun temelinde kapitalizmin insanı dışlayan, adil olmayan, etiksiz ve denetimsiz işleyen çarpık yapısı yatıyor. Bugün birçok ülkeye vizesiz giremiyoruz ama finansal sermaye dünyanın dört bir bucağını elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor; kontrolsüz, pasaportsuz ve vizesiz. Bu hürriyet, ünlü müzisyen John Lennon'un 'Hayal Et' şarkısındaki cenneti vaat etmiyor elbette, ancak 'yaşasın sermayenin dolaşma hürriyeti' zihniyetinin dünyayı getirdiği yer burasıdır.
Teknolojinin gelişmesi, makineleşme ve Çin'deki kitlesel ucuz üretim reel sektörde kar oranlarını oldukça düşürdü. Üretimden para kazanamayan çok uluslu dünyanın devleri de paradan para kazanma yoluna gitti. Paradan para kazanmanın altın kuralı ise oldukça basitti: Derinliği olmayan bir piyasaya gir, alışa geç, fiyatları yükselt, artan fiyatları gören tasarruf sahipleri de alışa geçince, düşük fiyattan aldıklarını yüksek fiyattan sat. Üretim derdi yok, pazarlama derdi yok.
İşte finans sermayenin girip bir zaman eğlendikten sonra çıktığı tüm ülkeler böylece tek tek krize girdiler. Bu ülkelerin birkaç ortak özelliği var. Birincisi bir dönem hızlı büyüdüler. Oysa literatürdeki büyüme teorisi bize bir ülkenin dengeli büyüme oranının nüfus artış hızı (daha doğrusu işgücü artış hızı) ile sermayenin yıpranma oranının toplamına eşit olması gerektiğini söylüyor. Bu toplamdan büyük tüm büyüme hızları tehlikelidir.
İkincisi bu ülkeler aşırı dış açık verdiler ve dışarıya bağımlılıkları arttı. Örneğin, İrlanda'nın 2004'ten bu yana cari açığı ve işsizlik oranı hızla yükselmektedir. Yaklaşık 125 milyar Euro'luk 2009 yılı GSMH'sına karşın, dış borçları 1,5 trilyon Euro'nun üstünde ve cari açığı GSMH'nın yüzde 6'sını aşıyor. 2009 Aralık ayı işsizlik oranı ise yüzde 12,5 gibi bir seviyede. Bugün İrlanda, krizi atlatabilmek için tüm dünyadaki İrlanda vatandaşlarına yeni bir gelir vergisi getirmeyi bile çözüm olarak ele almaktadır. Dünyaca ünlü İrlandalı müzisyenden esinlenilerek bu vergiye de 'Bono Vergisi' adı verilmiş.
Bir ülkede kriz çıkabilmesinin sonuncu fakat çok önemli bir koşulu da o ülkenin krize girmesine politik olarak izin verilip verilmeyeceğidir. Bu olgu, ABD'de batan şirketlerin kurtarılması esnasında karşımıza çıkmıştı. ABD hükümeti kurtarılacak şirketleri kararlaştırırken 'o şirkete hangi ülke vatandaşlarının ortak olduğu'nu da gözetmişti. Acaba uluslararası finansal sermaye İrlanda'da derin bir krizin çıkmasına izin verecek mi? İşte bu sorunun cevabını ilerleyen zamanlarda göreceğiz. Peki, yukarıdaki tespitlerimizi Türkiye'ye uyarlarsak nasıl bir sonuçla karşılaşırız? Bunu bir düşünün...