AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2010-02-08

kategori2

Ben akademisyenin ‘paraşütçü madalyası’ alanını severim

Eyvah! Bu da mı başıma gelecekti... Yıllarca üniversitelerin “yarı kutsal” mekânlar olduğuna inandım. Bağımsız kalabilmiş, özgür düşüncenin sınırsız bir şekilde yeşerdiği ve dahası her türlü fikrin uçuşmasına izin verilen bir “vaha” olduğunu düşünürdüm...


Bu ortamı da bize sağlayanlar akademisyenlerdir... Sürekli araştıran, düşünen, üreten, yazan, öğretenler...
Böyle zannederdim...
Ama şimdi akademisyenlere olan inancım sarsılmaya başladı... Bir Toktamış Ateş yetmemeye başladı bana... Yazdıklarını üst üste koysanız bir adam boyunu aşacak Mete Tunçay ya da... Türkiye’nin en değerli anayasa hukukçusu Mümtaz Soysal’ı beğenmemeye başladım... Sevgili hocam Uğur Alacakaptan’ı da... Halil İnalcık ya İlter Turan’ı görünce “Bunlar da akademisyen mi” demeye başladım... Taner Timur’a inancım sarsılmaya başladı... “Hocaların hocası” Gülten Kazgan ya da...
Hiçbirine artık hayran olamıyorum...
Bu isimlerin hepsi çok değerli olabilir... Çok şey üretmiş, çok şey yazmış, çok kişiyi yetiştirmişlerdir illaki...
Ama hiçbirinin bir paraşütçü madalyası yok ki! Artık ben akademisyenleri buna göre değerlendirmeye başladım: Kim madalyalı kim değil... Kim Afganistan’da strateji çiziyor, kim okul binasında...
Bizimkiler “akademisyen” olarak Afganistan’da CIA’in kızıl hücrelerinde dolaşmıyor ki... Askerleri eğittikleri, savaş taktikleri ve ordu iletişimi üzerine ders vermişlikleri yok ki...
Şöyle Zimbabve Ordusu’ndan bir paraşüt nişanı alsalardı mesela... Güney Amerika’da “Barış Gücü”nde görev alsalardı ya...
Ne bileyim donanma subayı, topçu subayı, ileri gözetleyici, deniz topçu ateşi subayı olarak orduya hizmet verselerdi... Sonra bir gün sıkılıp “Ben dünyayı gezeyim” diye Dışişleri Bakanlığı’na başvursalarmış keşke; seyahat acentasına değil Dışişleri’ne aman yanlış anlaşılmasın. Meğer Amerika’daki “akademisyenler” böyle yapıyormuş!
Yok ki bizdeki akademisyenlerin Kore Savunma Madalyası mesela... Ya da Donanma Başarı Madalyası... Nişansa nişan, madalyaysa madalya Amerika’da kendisine akademisyen diyende...
Amerikalılar akademisyenin tanımını da değiştirmişler artık...
Bizim hocalar hâlâ araştırsın, tartışsın, fikir üretsin, kitap yazsın, üniversitelere inanmaya devam etsin...
Yetmiyor maalesef...
Akademisyen dediğiniz nasıl paraşütle atladığından anlaşılıyor artık.

Ajan değilmiş

Sanem Altan iyi bir gazetecilik yapmış... Dünkü Vatan’da gazeteci Yasemin Mason’la konuşmuş ve kocasının CIA ajanı olup olmadığını sorgulamış... Ancak bu röportaj bir ağırlama, aklama röportajı olmamış bana kalırsa.
Sanem Altan, babası Ahmet Altan’la Yasemin Mason’ın arasında özel bir ilişki olduğunu bilir, bir yola beraber baş koyduklarını, kader ortaklığı yaptıklarının farkında.
Ama bu yakınlığa rağmen gazeteci mesafesini korumayı başarmış... Örnek alınası bir gazetecilik...
Gerçi ilginç de bir soru var: “Seni Alev Er çağırınca nasıl Amerika’dan gelmeye karar verdin” diyor... Ahmet Altan’ın çağırmadığını mı ima ediyor acaba, “kefil olma” konusunda bir kararsızlık mı var; kim bilir...
Söz konusu söyleşide Yasemin Mason, kocasının CIA ajanı olduğu iddialarına karşılık “CV’sinde CIA ajanı yazan bir ajan olabilir mi gerçekten? Ajan olduğu bilinen bir ajan olabilir mi?” savunmasını yapmış...
İyi ya Chris Mason da “Ajanım” demiyor zaten, “Akademisyenim” diyor.
Tamam işte, anlaştık... Hiçbir ajan ajan olduğunu söylemez ki!

Bireysel sinema mücadelem

Benİm için bazen bir film kadar, o filmi izlediğim anki ruh hali, o salon ve o salonda yaşadıklarım da belleğimde kalır. Zaman zaman filmden çok o an’ı hatırlarım... Berlinale’de birkaç sene önce “Snow Cake”i izlemiştim; tıklım tıklım bir salonda bine yakın insanla aynı anda gülüp, aynı anda şaşırıp, aynı anda yerimden fırlayıp DVD’ler, dijital arşivlerle kaybolan bir “toplu halde film izleme zevki”ni yeniden tatmıştım...
Günümüzde pek az “tecrübe” bu tadı vermeye başladı; kimse çaktırmıyor aslında sinema “hikâye anlatıcılığı” bakımından büyük bir krize girdi. Yeni söz söyleyenler pek azaldı...
Bu yüzden James Cameron gibi dâhi adamlar insanları sinema salonlarına çekmek için 3-D teknolojisiyle uğraşıyor, bildiğimiz anlamda sinema zevkini yeniden oturtmak için. Bu yüzden Oscar bu sene 10 tane filmi “en iyi” adayı yapıyor... Ki belki insanlar daha çok film izler diye salonlarda.
Geçenlerde Manohla Dargis’in bir yazısını okudum, “Bir zamanlar filmlerin iPod ekranına sığmadığı, hayatın kendisinden de büyük olduğu bir dönem vardı” diyor...
Birkaç sene önceki Oscar törenlerinde de film izlemenin sinemada olacağı mesajı verilip insanlar salona çağrılmıştı...
“Inglorious Basterds” filmi de aslında sinema salonuna ve sinema zevkine dair bir ağıt değil mi?
Hollywood sinemayı salonda izlemenin en az filmler kadar önemli olduğunu düşünüyor ve herkesi bu kültüre sahip çıkmaya çağırıyor.
Ben bu sene görebildiğim kadar çok filmi sinema salonlarında görmeye karar verdim. Kötü salonlar, kötü perdeler, kötü projektörler ve de tabii ki “aralar” ve reklamlarla Türkiye’deki sinemaların öldürdüğü zevkimi yeniden kazanmak için... Bunlara rağmen.
Benimki bir anlamda ölmek üzere olan bir kültüre karşı bireysel bir sahiplenme, bir mücadele...
Ey siz evinde korsan DVD izleyenler, İnternet’ten indirenler: Sinemayı seviyorsanız salonlara gidin.