Darbe girişimlerine yönelik eleştiri ve siyasal mücadele sürecinin yer yer Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kendisini ve tamamını kapsar ve suçlar bir üsluba savrulduğunu görmemek mümkün değil.
Bu savruluşu siyasilerin söylemlerinden daha çok medyada izleyebiliyoruz.
Benim tartışmak istediğim işte tam da bu savruluşun kendisi. Çünkü bu savruluşun, 'darbe karşıtlığı'na inandırıcılığını kaybettiren, 'amacın üzüm yemek değil, bağcı dövmek' olduğu havasını veren bir tehlikesi var ki... Cuntacılar lehine bir tesir potansiyelini de içinde barındırıyor.
Kasıtlı veya mesleki yetersizlik yüzünden savrulan üslup...
TSK'yı aslen iki şeyle suçluyor:
1. Darbeci olmak...
2. Halkın dinine uzak, kayıtsız, mesafeli ve hatta 'düşman' olmak.
Bugüne kadar hiç sorulmamış bir soruyu sorarak, ikinci suçlamayı tartışarak başlamak istiyorum: Bırakın dine muhalif olmayı bir yana, acaba Türkiye'nin en laikçi kurumu Türk Silahlı Kuvvetleri midir?
'Laikliğin teminatı' olarak adlandırılmış bir ordu için bu sorunun sorulmasının ilk anda tuhaf karşılanacağını biliyorum.
Ancak, yapısal olarak Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, örneğin bir Maliye teşkilatından daha laikçi olduğunu söyleyecek bir veriye de sahip değiliz.
Aksine, kendisine 'Peygamber Ocağı,' denilen, kayıplarını 'şehit,' yaralılarını 'gazi' diye adlandıran, Genelkurmay Başkanı'nın söylediği gibi düşmana 'Allah, Allah' diye saldıran, her öğün yemeğinde 'hamd eden,' birliklerinde mescitleri ve imamları bulunan bir ordumuz var.
Yani, laik ve Müslüman bir ordumuz var ve ordumuzun içerdiği dinsel motifler diğer devlet kurumlarımızdan az değil. Görece çok daha fazla. İlk bakışta paradoks gibi görünse de laik kimliği tam da bu yüzden güçlü.
Hiçbir planın Silahlı Kuvvetler'in milletle oluşturduğu bu kimyayı bozmasına izin vermemeli.
Darbecilik, konusuna gelince...
Darbeciliğin sadece Silahlı Kuvvetler'in içinde bulunan bir gelenek olmadığını, sivil alanda da karşılığı ve destekçileri olduğunu biliyoruz.
Yine biliyoruz ki, Türkiye'de 'darbeciliğin' her alanda tasfiye edilmeye çalışıldığı bir süreçten geçiyoruz.
Bugün birçok darbe planının ortaya çıkışına şahit oluyoruz. Bunların uygulamaya konulmasını engelleyenin yalnızca sivil irade mi olduğu sorusu önemlidir.
Eğer planlar doğruysa ve uygulanmaya konulmadıysa, uygulamaya koydurmayan iradeye askeri aklın da ortak olduğu açıktır.
Bu karine bile, Genelkurmay Başkanlığı'nın 'darbe karşıtı' söylemlerinin sağlam bir zeminde bulunduğuna işaret edebilir.
Öyleyse...
Darbe eleştirilerini darbecilerden ve bir 'zihniyet modeli'nden genişletip, Silahlı Kuvvetler'in tümüne ve kendisine ve hatta varoluşuna yayma eğiliminin 'darbe karşıtı' askeri bilinci incitme ve hayalkırıklığı yaratma ihtimali bulunduğu, işini zorlaştırdığı gerçeği ihmal edilmemeli.
Hükümetin, bu konuda medyadan daha dikkatli, daha bilinçli, daha sağduyulu olduğu açık.
Medya ve 'aydın'ların büyük bir kısmının ise hem cuntalar ile mücadele edecek hem de darbe provalarına, provokasyonlarına direnmiş Silahlı Kuvvetler'in saygınlığını koruyabilecek, hakkını teslim edecek bir dil inşa edememiş olmasını şaşkınlıkla karşılıyorum.
Evet, hala darbeci terminolojiyle ekranlarda konuşan emekli komutanlar var...
Evet, yersiz ve gereksiz bir şekilde 'her dine eşit uzaklıktayız,' deyip kamuoyunu şaşırtan emekli komutanlar da var...
Ama nihayetinde, toplumun dini ile barışık, laik ve darbe geleneğinden kendisini arındırmaya çalışan, bu zor süreci işleten, bu sürecin iletişimini kurmaya çalışan bir Silahlı Kuvvetlerimiz de var.
Türkiye'nin rövanşist duygulardan beslenmeyen, aksine Silahlı Kuvvetler'in demokratik pozisyonlanmasını destekleyecek bir medya bilincine ihtiyacı olduğunun da altını çizelim.
Bir yüksek siyasi bilinç örneği
BaŞbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın dünkü konuşması öznesi, nesnesi, yüklemiyle net bir yüksek siyasal bilinç örneğiydi. Hatırlayalım: 'Bugün çeteler yargı önüne çıkıyorsa; kirli oyunlar, kirli planlar bir bir açığa çıkıyorsa bu kararlı bir iradenin dik duruşunun sonucudur. Bu sizlerin cesur duruşunuzun eseridir.
Bazı köşe yazarları da kusura bakmasınlar bize gaz vermeye çalışıyor. Kimse bize gaz vermeye çalışmasın.'
Hiçbir şeyden çekmedi; medyatik 'yandaş'larından çektiği kadar
İşin bir de öteki boyutu var. Kendisini Silahlı Kuvvetler yandaşı, sözcüsü, bağlısı gibi gösteren; bu imajdan güç almaya çalışan, durumdan vazife çıkartan gazeteci ve aydınlar.
Bunların pek çoğu mesleki anlamda yetersizlerden oluşuyor. Ve yaşam biçimi modelleriyle toplum nezdindeki sempati skalasında pek de itibarlı noktalarda bulunmuyorlar.
Bu nedenle mesleki anlamda meşruiyeti Silahlı Kuvvetler'in itibarından devşirmeye çalışırken; sempatiyi de Silahlı Kuvvetler'e duyulan sempatiden ödünç almaya çalışıyorlar.
Ama ekranlarda ve gazete sütunlarında kerameti kendinden menkul bir şekilde 'Silahlı Kuvvetler'in temsil figürü' edasıyla dolaştıkları oranda da 'Silahlı Kuvvetler'e zarar veriyorlar.
Kurumun itibarını emmeye ve kamuoyu nezdinde bireysel imajları ile Silahlı Kuvvetler imajını yan yana ve bir göstermeye çalışan bu figürlerle de arasına mesafe koyabilmeyi de becermeli TSK.