AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2010-02-09

kategori2

Gönülçelen: Hem kırıcı hem kırılgan

Bir gün bir kitap okudum ve hayatım değişti... Hepimiz “Yeni Hayat”ın bu başlangıç cümlesini okuduğumuzda kendi hayatımıza yön veren kitapları yerleştirmişizdir. Benim için bu kitap herhalde “Franny ve Zooey”dir.
JD Salinger’ın en iyi kitabı değil belki. Hatta bu iki öykü yayınlandığında aşırı mistik olmakla eleştirilmişti. Benim Salinger’ı tanıdığım kitap da değil.
Beni bu kitapta hayatımı değiştirecek kadar neyin etkilediğini de tüm berraklığıyla hatırlayamıyorum...
Sadece okudum... Ve değiştim...
Galiba bunun en büyük sebebi bu kitabın bana artık büyümem gerektiğini öğretmesiydi...
Tabii bunu ne kadar becerebildim, hâlâ emin değilim...
Ben de pek çokları gibi “Gönülçelen”le tanıdım Salinger’ı... “Gönülçelen”i okuduktan sonra da insanları “Gönülçelen’i okuyanlar ve okumayanlar” diye ikiye ayırmaya başladım otomatik olarak. Sevdiğim biri hâlâ okumadıysa eline tutuşturdum, gerektiğinde aldım, yolladım, hediye ettim.
Ben de yıllar içinde Salinger’la ilgili bütün mitolojilerin, efsanelerin bağımlısı oldum. Hakkında en ufak bir bilgi öğrendiğimde daha fazlasını deşmek, araştırmak istedim.
JD Salinger’dan en son 1997’de haber aldık... O da şöyle: Yıllardır münzevi hayatı yaşayan, hiç kimseyle teması olmayan, evinin etrafına yüksek duvarlar ördüren bu adam bir gün aniden bir öyküsünün kitap olarak yayımlanmasına onay vermişti.
Tabii ki edebiyat dünyası sarsıldı.
Dün gece arşivimden bulup çıkardım: Esquire’da Ron Rosenbaum’un bu konuyla ilgili çok uzun bir yazısını buldum. “Salinger bize bir şey mi anlatmak istiyor” diyordu bu yayım izniyle ilgili ve bir yazarın sessizliğini anlatıyordu.
Rosenbaum, Salinger’ın izini sürmek için New Hampshire’a gitmiş, onun evinin etrafında dolaşmıştı.
Sonunda görüşememişti tabii ki. Uzaktan bile görmemişti. Bu seyahatin başarısız bir gazetecilik girişimi olacağını elbette biliyordu.
Ama bu seyahat ona yazarın mahremiyeti hakkında çok önemli şeyler öğretmiş, yazısını da bu pişmanlıkla bitirmişti.
Salinger, 1997’deki bu kıpırtıdan sonra bir daha sesini duyurmadı sayılır. Hakkında yazılan birkaç kitaba açtığı hukuki mücadele, İsveç’te “Gönülçelen”in devamı olduğu iddiasındaki bir kitabı yasaklattı.
Yeniden yayımına izin verdiği “Hapworth 16, 1924” öyküsü de hiç kitaplaşmadı.
Salinger’la ilgili duyduğumuz en son haberse hayatını kaybettiği oldu; perşembe gecesinin kötü sürprizi bana. Ailesi, mahremiyetini korumak ve yazarın dileklerini yerine getirmek için sessizce halledeceklerini açıkladı bu cenazeyi. Törensiz...
Birkaç gündür Amerikan basınında JD Salinger hakkında yazılanları okuyorum. Amazon’da kitap satışları bir anda fırlamış yine; ben de birkaç öyküyü yeniden okuyacağım bu vesileyle. “For Esme”yi, “Bananafish”i... Bir de bulabilirsem, Salinger’ın anısına onun en sevdiği şeylerden birini, “doughnut hole” yemek isterim...
Öldükten sonra bile, bütün hayatı boyunca kendini gizlemiş bir yazarın hayatından izler bulabilmek adına belki de.
Ne hayatmış ve bizler ne meraklıymışız.
Salinger bir anlamda hepimiz için çoktandır ölüydü zaten. Yaklaşık 50 yıldır hiçbir şey yazmamış, yazdıysa da bize göstermemişti.
91 yaşında hayata veda etti. Yapılan açıklamada altı ay önce geçirdiği küçük bir sakatlık dışında sağlığı mükemmelmiş.
Yaşına da bakıldığında “It was a good life” denebilir kuşkusuz.
Peki neden sarsıldım?
Çünkü ben hala Salinger’ın yaşadığı o kaleden bir hareket daha yapmasını, 1997’deki gibi bize göz kırpmasını, el sallamasını, belki de günün birinde bu münzevilikten sıkılıp evinden çıkabilme ihtimali olduğu yanılsamasıyla yaşıyordum.
Bu yazıyı burada kesmem gerek. Glass ailesiyle randevum var.
***
Not: “Gönülçelen”in orijinal adı bilindiği gibi “Catcher in the Rye.” Ancak bu roman Türkçe’ye ilk kez rahmetli Adnan Benk tarafından Fransızca’dan çevrilmişti. Son derece kötü bir tercüme olmasına karşın, Benk kitabın Fransızca adı olan “L’Attrape-Coeurs”ü bire bir Türkçe’ye “Gönülçelen” diye kazandırdı. YKY yıllar sonra “Çavdar Tarlasında Çocuklar” diye yeniden çevirtip, yeniden yayımlattı Salinger’ın tek romanını. Ama “Gönülçelen” daha fazla yerleşti dilimize.
Not 2: YKY’nin Kitap-lık dergisinin eski sayılarının birinde “Hapworth 16, 1924” öyküsünü Cem Akaş çevirisiyle bulmak mümkün.

İyi restorana yer yok mu?

Her ay düzenli olarak bültenden ziyade dostça yazışma niteliğinde mail’ler yollar Changa... Bu mektupları okumak benim için keyiflidir... Hem Changa’daki son yenilikleri öğrenirim hem de dünyanın çeşitli yerlerinden tatil, yeme-içme tavsiyelerini alırım.
Bu ay Changa’cılar biraz dertli bir mail yollamışlar... Hakkasan’ın İstanbul’u terk etmesinden yakınıyorlar. Bir restoranın, bir başka restoranın kepenk indirmesine üzülmesi bu mekânın nasıl hazmetmiş olduğunu gösteriyor bir kere. Onu geçiyorum.
Ama Changa’cıların itiraz ettiği başka bir durum var: Türkiye’den birbiri ardına iyi restoranlar gidiyor. Çünkü hâlâ Türkiye’de “dışarıda yemek” lezzetten ziyade bir arada olmak, insan görmek anlamına geliyor. Spice Market, Hakkasan gibi yerler de mutfakla ön plana çıktıkları için beklediklerini bulamadılar.
Bu kuşkusuz üzücü bir durum...
Bu mail’i okudum, bir gün sonra Teşvikiye’deki Park Hyatt’ın içindeki The Prime adlı restorana yemeğe gittim. Cumartesi gecesi olmasına rağmen haddinden fazla boştu.
Oysa The Prime’ın yemekleri kusursuz. Deniz tarağından steak tartar’a ne tattıysam mükemmeldi. Son zamanlarda yediğim en iyi T-Bone’u da burada yedim.
Patates kızartması bir restoranın sınav karnesidir: The Prime yıldızlı pekiyiyi hak ediyor.
Ancak buranın büyük handikapı fiyat politikası; çok değil ama her yerden biraz daha pahalı.
Bir de salon insanların birbirini göreceği şekilde düzenlenmemiş. Hakkasan’da da aynı hata vardı. Bölüm bölüm, küçük odalar şeklinde. Bu da biraz İstanbullu alışkanlıklarına ters. Merak ettim sordum, Ferit Şahenk’in özel ricasıymış bu düzen. Bazen patrona rağmen de bir şeyleri zorlamak gerek galiba.
İstanbul’da illa görünmek-görülmek derdi olmayan, iyi lezzet peşinde nitelikli bir kitle de var. Ancak ne yazık ki yolları “çevre baskısından” iyi yemek yerlerine pek düşmüyor. Yediğim şeylerde hiçbir kusur bulamadığım The Prime’a daha sık giderek burayı yaşatalım derim.