Analizlerimde yek bir İngilizce, yek bir Osmanlıca, yek bir Fransızca veya yek bir Latince kelimeyle karşılaştıklarında çığlığı basanlar var.
Söylediklerine göre 'aydın'larmış ve fakat; ne dediğimi anlayamıyorlarmış...
Ne tuhaf! Bu tür 'aydın' okurun, bana milliyetçilikten, Türkçe'nin zenginliğinden bahseden uzun e-postalar yazmaya hevesi var ama; raftan bir sözlük indirip kelimelerin anlamına bakmaya yok. Hadi sözlükten vazgeçtim; kelimenin anlamını karineden çıkartmaya bile tenezzül etmiyorlar. (Eyvah, şimdi 'karine'nin de mi ne anlama geldiğini açıklamak lazım?)
Hiç kusuruma bakmasınlar...
Türkçe'ye bayılırım ama, hiçbir zaman saf bir dilden yana olmadım. Her kavramın, her eşyanın muhakak surette Türkçe bir karşılığı olduğuna inanan bir batıl itikada da hiç kapılmadım.
Onun içinTürkçe'de eşanlamlısı, eş tatlısı, eş dokulusu yoksa; başka dillerde beğendiğim kelimeleri 'apartıp,' onları Türkçe kılmakta hiçbir sakınca görmedim. Bazen eşanlamlısı olduğu halde, kelimenin musikisinin yarattığı anlam alanı için yabancı bir kelimeyi de tercih ettiğim oldu.
Ali Şir Nevai'den Nazım Hikmet'e, Nihat Sami Banarlı'dan Ahmet Hamdi Tanpınar'a, Attila İlhan'dan Ece Ayhan'a, Hilmi Yavuz'dan Yaşar Kemal'e kadar Türk dilinin üstadlarının yolundan gitmeye çalıştım.
Ne yalan söyleyeyim, bir yazarın okuru olduğunu idda eden bir kısım 'aydın' ile tartışması hiç de hoş bir şey değil.
Ama dil karşısındaki tutumunu tamamen politik kriterlere göre belirleyenlerle aram hiçbir zaman iyi olmadı. Laf aramızda, Divanü Lügati't-Turk'ü rüyasında bile görmemiş, Hacı Bayram Veli, Ahmed Yesevi ve Eşrafoğlu Rumi okumamış, iki yüz kelime ile konuşan, imla bilmeyen bir 'aydın' türünün karşıma geçip Türkçe dersi vermeye kalkması da hakikaten can sıkıcı.
Bugün onlara çok ilginç bir gerçeği açıklamak zorunda hissediyorum kendimi: Zannediyorlar mı ki, 'öz Türkçe' diye bilinen dildeki her kelimeyi Türkler icat etti ve bu dildeki her kelime Türkçe'nin kurallarıyla uyumlu?
Zannetmesinler...
Öz Türkçe zannettikleri dil de; Çince'den, Urduca'ya kadar pek çok dilden apartılmış kelimelerden müteşekkil.
Nihayetinde toplumlar kelimelerle konuşuyor... Maddesi veya manasıyla yeni tanıştıkları kelimeleri, onlarla hangi uygarlık vasıtasıyla tanışmışlarsa onun dilinden alıyorlar. Bazen anlamlarını değiştiriyor, bazen sesleriyle oynuyorlar.
Dünyadaki bütün diller böyle.
Bu yüzden, illa ve katiyen saf Türkçe olsun diye 200 kelime ile düşünmeye ve 300 kelime ile yazmaya mahkum olacağım zannedilmesin.
Okuruma da yeni kelimeler teklif etmekten, eskilerini hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğim.
Düşüncenin de, dilin de, ancak böyle genişleyebileceğine, ancak böyle derinleşebileceğine inanıyorum.
Evet biraz dikkat isteyen bir okur talep ettiğim doğru. Ancak bu, çok nadiren sözlüğe bakılmasını; bazen de karine için muhakeme işletilmesini istemekle sınırlı. Bunu yapmak istemeyen 'aydın' bir okur profili de var muhakkak.
Ama Türk matbuatında, onlar için, 200 kelimeyle düşünüp 200 kelimeyle yazan, 'büyük yazarlar' da bulunuyor.
Benim yazılarımla canlarını hiç sıkmayıp, onları okumalarını tavsiye ediyorum.
Zaten, sıradan bir gazete okurun kelimelerimi rahatlıkla anladığı; ama 'aydın'ların anlama güçlüğü çektiği yaman bir dilemma ile karşı karşıyayım...
Bu ülkede neler oldu da sıradan gazete okuru memleket 'aydın'larından daha entelektüel hale geldi; onları listelemeye çalışıyorum.
Daha fazla yormasınlar beni...
...
(Yukarıdaki cümledeki 'Aydın' ile 'entelektüel' kelimelerini eşanlamlı zanneden; ilkinin 'doktrine edilmiş', ikincisinin ise 'düşünce üreten' anlamlarını ihmal edenlerin de gözlerinden öperim.)