Hızla tepki veriyor muşum, sabırsız mışım, kolay sinirleniyor muşum. Takıntılıymışım, bazen had safhada depresif oluyor muşum, manik-depresif hallerim nedeniyle sadece kendimi değil onları da çoook yoruyor muşum, artık sabırları kalmamış mış, ya kendime çeki düzen verirmişim ya da sonuçlarına katlanırmışım. Bana yardımcı olacak bir psikiyatrist bulmuşlarmış ona mutlaka gidip yardım almalıymışım...
Thus sprecht Rana... Ben de ona dedim ki yapma yahu sen biliyor musun ben zaten kaç senedir terapiye gitmekteyim. O kadar eskiyim ki bu işte, neredeyse terapim doğduktan sonra doktor ağlayayım diye kıçıma şaplak atar atmaz başladı gibi geliyor bana. Bu kadar uzun süren bir terapi sonucunda geldiğim noktaya bir baksanıza, şimdi yeni bir terapi macerasının bana bir yararı olabileceğini düşünmeye imkân var mı? Yapılacak en iyi şey beni olduğum gibi kabul etmektir dedim.
Rana ise beni olduğum gibi kabul etmenin imkânsız olduğunu düşünüyor, beni olduğum gibi kabul etmesini bu dünyada kimseden talep etmemek gerektiğine de inanıyor.
Tamam herkes mutlu olacaksa gideyim de terapiye ama doktor sadece beni analiz edecek. Peki ama acaba benim yaşadıklarıma, muhatap olduklarıma kimse muhatap oluyor mu acaba?.. Bunları travma olarak anlatsam doktora bu da bir şey ifade etmeyebilir. Bunları benim gibi orada bulunup sıcak sıcağına yaşamazsanız kimse anlamaz çektiklerimi.
Örneğin şu tipik aile gecemizi bir okuyun lütfen:
Okul sonrası üçümüz gece tiyatroya gideceğiz. ‘Vız Vız Arı Bazi’ gibi bir oyun da değil bu, Kenter Tiyatrosu’nda Cimri’yi izleyeceğiz. Alp annesi tarafından üç yıl önce operaya götürüldüğü için şu sıralar böyle şeyler yapıp üstelik keyif de alabiliyor. Tiyatroya götürüleceğimi duyunca bir tek ben panikledim. Çünkü ben uzunca bir süredir eğer bir şey seyretmeye gideceksem o seyrettiğim şeyde ilk on dakikada muhakkak en azından 10 kişinin vahşi bir şekilde ölmesini ya da yine ilk on dakikada dünyanın önemli bir bölümünün ortadan yok olmasını bekliyorum. Bunlar olmadığı takdirde hiçbir şey seyredemiyorum gördüklerimi de anlayamıyorum, bunu anlattım Rana’ya ve ‘Tiyatro oyununda bunların olacağına garanti veremiyorsan ben gelmeyeyim’ dedim. Saçmalama, alışırsın alışırsın, demekle yetindi.
Okuldan çıkıp karşı tarafa geçmemiz üç-dört saatimizi aldı. Çünkü sevgili karıcığım ve büyük insan Rana bizi tiyatroya götürmek için İstanbul’da iki önemli maç olduğu bir geceyi seçmişti. Böyle şeyleri bilerek mi yapıyor bilmiyorum. Eğer bilerek yapıyorsa o bir seri katil, bilmeyerek yapıyorsa da benim üzerimde bir uğursuzluk olmalı... Nişantaşı’na vardığımızda oyunun başlamasına bir buçuk saat vardı.
Bana göre geç kalmamamız için gidip tiyatronun önünde kapıların açılmasını beklememiz gerekiyordu. Onlar ise bana bir yerde oturup yemek yiyelim orada ‘Alp ödevini de yapar dediler’ duyduğumda bir süre cümleyi anlayamadım bana tamamen yabancı bir lisan gibi geldi bu, sesi duyuyordum ama bir türlü mana çıkaramıyordum. Galiba önerilen şeyin çok saçma olması nedeniyle beynim Türkçe kelimeleri anlamayı reddetmeye de başlamıştı.
‘BE KADIN’ DİYE BAĞIRMAYA CÜRET ETTİ
Beynimin içinde sürekli olarak bir ses ‘İstanbul’da iki maç olduğu ve oğlanın ödevinin evde bulunduğu bir gecede tiyatroya gitmesek olmaz mıydı be kadın’ diye haykırıp duruyordu. O haykıran kimdi bilmiyorum ama bir an önce sussa çok iyi olacaktı. Çünkü Rana bunu duyduğu takdirde hesabını da haksız yere benden sorabilirdi.
Ödev yapılmaya başlandı. Alp bildiği cevapları mahsustan vermeme havasındaydı. Rana bu yüzden biraz daha delirmek üzereydi. Yemeklerimiz gelmeseydi o lokantanın yerle bir olması kesindi. İkisi gayet yavaş sakin bir şekilde yemeklerini yediler.
ZAMANI HIZLANDIRMAYA UĞRAŞTIM
Rana kendisine bir şarap ısmarladı, ben şarabı hızlı içemem diyerek ona durumumuz hakkında bir tüyo vermeye çalıştım ama yine saçmalıyorsun diye bir şeyler duydum. Çıkıp gitmemizi hızlandırır diye umarak ben yemeğimi olağanüstü hızla yedim bitirdiğimde ağzımın içinin tümü birinci dereceden yanmıştı. Oyunun başlamasına 20 dakika vardı. Ve ben Nişantaşı’ndan askeri müzenin karşısına nasıl gideceğimizin telaşına çoktan düşmüştüm. Bana göre trafik ters olduğundan oraya o an gitmeye kalkışmak yerine eve gitmeye başlamak çok daha mantıklıydı. Çünkü o an eve doğru yola çıksak maç trafiği nedeniyle eve varışımız sabah saatlerini bulacaktı. Yapılacak en iyi şey yolda uğrayıp Alp’i okuluna bırakmak ve bizim de eve gidip uyumamızdı.
Evet kabul ediyorum ben hasta olabilirim gerçekten de çünkü içim içimi yiyor böyle durumlarda. Ne yapayım bende sat 20.00’de başlayacak bir oyuna sat 19.45 civarında gitmek gibi tuhaf bir adet var.
GALİBA GERÇEKTEN HASTAYIM BEN
Bu hastalıksa evet hastayım ben, yemeğimi yedim hesabı ödedim, ağzımın yanığının verdiği acıyı azaltmak için ağzımda buz tutmaya başladım. Tam o anda ödevinin yarısına gelmiş bulunan Alp milli eğitim sistemimizdeki ödev uygulamasının saçmalığı ve sistemdeki çarpıklıklar üzerine yüksek sesle konuşmaya başladı. Bu gibi durumlarda ben sadece dinler gibi yaparım Rana ise gerçekten dinler ve üstelik konuyu daha da açacak sorular da sorar. Alp’in nutku saat 19.50 de bitti.
ONLARA BİR BAKTIM SONRA DA DAYANAMADIM
Gülmeye çalışarak geç kalıyoruz dedim. Aman canım neden geç kalalım ki diye bir cevap geldi. Gülemedim de çünkü ağzım buzun soğukluğu ve aşırı stres yüzünden felç olmuştu.
Oturduğum yerden onlara baktım oğlum arada bir sistemden şikâyet ederek sakin bir şekilde ve her zaman çözdüğü problemleri annesini sinirlendirmek için mahsustan yanlış çöze çöze ödevini yapmaktaydı. Rana eline bir sudoku kitabı almış bir yandan şarabını yudumlarken olağanüstü sakin bir halde sudoku çözüyordu. Öylesine sakinlerdi ki ben normal olsaydım oracıkta uzanıp uyumam işten bile değildi. Onlar ve ben ayrı bir gezegende gibiydik.
Birden içimde kabaran duygulara artık tahammül edemedim, ayağa fırladım. Lokantadan çıkıp içeri tekrar girdim. Bunu üt üste tekrarlamaya başladım. Dışarıdan görünüşüm anlamsız ve komik olabilirdi ama beni rahatlatıyordu. Çünkü o durumda artık hareket etmeden durabilmem mümkün değildi. Hareketsiz duracağıma intiharı bile tercih edebilecek haldeydim. Sonunda Rana gece ilk kez saatine baktı ve ‘Aaaa geç kalmışız haydi oğlum kalk gidiyoruz’ dedi. (Daha önce buna benzer durumlarda beni oracıkta unutup gittikleri de olmuştur) bir an onu öldürsem acaba akıl hastalığı gerekçesiyle yırtar mıyım diye ciddi biçimde düşündüm .
HAYAT BOYU AKP SEÇMENİ OLDUM
Arabaya bindik ve harekete geçmek bende bir rehavet yaratmıştı ama gideceğimiz yöne nasıl gidebileceğimizi ise katiyen bilmiyordum. Allah’tan o yöne doğru bir alt geçit inşa etmişler. Sokağa çıkmaya çıkmaya böyle detayları atlayabiliyorum ben, korkarım ki böyle evde kapalı kalmayı sürdürürsem bir gün çıkacağım ve hangi şehirde bulunduğumu bile anlayamayacağım.
O altgeçit o anda orada olduğundan hayatım boyunca her yerel seçimde AKP’ye oy vermeye karar verdim. Oyunun başlamasına 45 saniye kalmışken girdik salona. Seyretmeye seyretmeye tiyatroyu da unutmuşum, örneğin sahnede bir oyuncu sigara içtiğinde bu görüntünün üstünde neden bir sansür işareti olmadığını anlamadım. Bunu Rana’ya da sordum. Ben televizyondan o görüntünün gizlenmesine alışmıştım da, o bu sorum üzerine beni terapi yerine direkt olarak akıl hastanesine göndermeye karar vermiş olmalı. Çünkü o şekilde acıyarak baktı yüzüme.
Sonra oyun bitti ve biz olağanüstü bir zekâ göstergesi olması gereken bir karar vererek Fenerbahçe’nin maçının başlamasına daha 45 dakika varken Birinci Köprü’den eve gitmeye çalıştık.
Neyse ki Alp’in okul başlama zili çalmadan evimize sağ salim vardık.
Bu yaşadıklarım normalse tamam ben de terapiye gitmeyi kabul ediyorum.
Sadece anlatacaklarımdan psikiyatrist delirirse diye korkuyorum. Bu da onun sorunu olur değil mi?