Okurlar da, arkadaşlarım da sık sık, 'neden televizyonlara çıkmıyorsun' diye soruyorlar.
Televizyoncu dostlarım da sağolsunlar, haftada dört beş programa davet ediyorlar. Aralarında hiç kırmak istemediklerim olmasına rağmen davetlerini geri çevirmek zorunda kalıyorum.
Birkaç sebepten dolayı...
Birincisi... Ben bir köşe yazarıyım ve öyle arada sırada yazan bir yazar değilim... Hafta içi beş gün yazıyorum! Ve elimde yazılacak bir malzeme varsa onu muhakkak surette köşemde yazıyorum. Bir de çıkıp, o gün yazdığım yazıyı ekranda anlatmak, takdir edersiniz ki, pek mantıklı gelmiyor.
İkincisi... Televizyonlardaki politik tartışma programlarının 'kadrolu müdavimleri' var... Kanal kanal gezip aynı sözleri birkaç yıldır anlatıp duruyorlar.
Onların gündemini paylaşmak istemiyorum...
Üçüncüsü... Profesyonel bir tercih... Bütün bu bahanelerime karşılık, 'olsun sen mutlaka programa gel, reyting yaparsın' diye düşünen varsa... O zaman bunun karşılığını ödemelerini istiyorum. Madem benim ekranda müşterim olduğunu düşünüyorlar, oluşacak reytingin karşılığını vermeliler.
Yok öyle, 'misafir konuşsun, parayı programcı kazansın' sistemi... Bu sistemin gönüllülerini, 'halkı bedavaya aydınlatmak için programcıya para kazandıran', kapı kapı dolaşan aydınlık savaşçılarını anlıyorum... Misyonları başka...
Ama maalesef ben onlardan değilim.
Benim mesleğim bu. Haber vermek, analiz yapmak... Hayatımı sadece bu işten kazanıyorum.
Gazetemde bunu yapıyorum ve bana bedelini ödüyorlar. Televizyonda da yapmamı isteyen, bedelini ödemeli.
Oktay Ekşi, programlara katılmak için Basın Konseyi'ne 1000 lira bağışta bulunulmasını istiyormuş. Rakamı, kamu hizmeti için düşük tutmuş olmalı.
Ben kendim için, program başına 3000 dolar istiyorum. Kusura bakmasınlar; vaktimi, aklımı, okumalarımı daha ucuza veremeyeceğim. Maliyeti kurtarmıyor.
Bu parayı kim verirse, onun programına zevkle çıkarım.
Vermezlerse, kimsenin üzülmesine gerek yok... Çünkü kaçırdıkları hiçbir şey yok...
Gündemimde ne varsa, söylediğim gibi, onu AKŞAM'da, bu köşede yazıyorum zaten...
Türkiye Yazarlar Partisi
Yazarların Başbakan’a karşı bildiri imzalamasında tuhaf bir yan yok mu sizce de?
Yazar ne iş yapar? Yazı yazar...
Başbakan’a karşı bildiri imzalayan arkadaşlar da ‘yazar’; Başbakan’a eleştirilerini pekâlâ yazabilirler...
Bildiri imzaladıklarına göre; demek ki yazmıyorlar... Yazamıyoruz, diyenler de var...
Ama imzacılar arasında, ‘hiçbir yazım sansürlenmedi ve ben aslanlar gibi muhalefet yapıyorum,’ diyenler de var...
O vakit, demek ki yazmalarının önünde bir engel yok...
Velev ki, var diyelim... Diyelim patronlar baskı yapıyor... İnternet var, twitter var, o var, bu var... Dilediklerini oralarda yazabilirler...
Ama yok, yazı yazmayıp, ‘Başbakan’a karşı bildiri’ yazdıkları zaman, dertlerinin yazıyla ilgili olmadığını düşünmemiz normal değil mi?
Gerçeklikte yazacak bir şeyi olmadığı için yazılmış bildiriyi imzalayanların ‘yazarlıktan siyasete’ geçtiklerini söyleyip; Türkiye Yazarlar Partisi kurmalarını öneriyorum...
Yoksa, yemesinler bizi...
Ne yani, Başbakan’ın çıkıp, ‘ey necip Türk yazarı, hadi sarıl kaleme benim aleyhimde atıp tut’ demesini mi umuyorlar?...
Bu ne tuhaf bir ‘yazar’ zihniyeti?