Atılgan Bayar atilgan.bayar@aksam.com.tr

kategori2

Çöpe kitap atma hakkı üzerine

Biz köşe yazarlarına her ay yüzlerce kitap ve dergi gelir.Onları ayıkladığım zamanlarda, memleket sathındaki kağıt ve matba mürekkebi israfına acırım.
Ne yalan söyleyeyim, her ay adresime postalanmış yüzlerce kitap ve dergiden yaklaşık yüzde yetmişlik kısmı doğrudan çöpe gider.
Şimdi, 'böyle şımarıklık olur mu, bari köy okullarına gönder, çocuklar okuyacak kitap bulamıyor,' diyenler olacaktır muhakkak ama benim gibi bir bibliomanın bile karıştırmak istemeyeceği şeyleri çocuklara göndermenin doğru olacağından hiç emin değilim.
Saçmalık okumaktansa, hiç okumamak daha sağlıklı olabilir.
Bir şeyin, sırf kitap şeklinde ciltlenmiş diye, değerli olduğunu düşünemeyiz.
Her neyse. Bu posta ganimetinden kalan yüzde 30'luk kısım ise evde eleniyor. O yüzde 30'un yaklaşık yüzde 10'u kütüphanedeki geçici yerini alıyor... Kalan kısmı ise ilgilerine göre tanıdığım öğrencilere dağıtılıyor.
Her ay yaptığım bu ayıklama faaliyeti; sırf kitap veya dergi olduğu için, kitap veya dergi formatına sokulduğu için bir nesnenin değerli veya kutsal olamayacağını hatırlatıyor bana.
Belki hayatından çok az kitap geçmiş olanlar için sembolik bir anlamı vadır evdeki kitaplığın... Benim için ise, sürekli boşaltılması gereken bir e-mail kutusu gibi duruyor karşımda.
Dolayısıyla sürekli çöpe kitap atan, ona buna her fırsatta kitap veren biriyim ben.
Elbette herkesin bir yazma arzusu olabilir. Herkesin yazdıklarını değerli ve önemli bulan bir tutumu da olabilir.
Ama bizim de kendimizi, bu kadar saçmalıktan koruma lüksümüz olmalı.
Sırf gazeteciyiz diye, kıraathane düzeyinin altında siyasal eleştirilere ve sıradan hayatlarını dünyanın en ilgiç serencamı zannedenlerin gevezeliklerine maruz kalmak zorunda mıyız?
Şimdi böyle söyleyince, posta adresime gelen kitapları hiç beğenmediğim sonucu çıkmamalı.
Sadece, Türkiye'de gereğinden fazla ve anlamsız kitaplar basıldığının birinci elden tanığı olduğumu ifade etmek istiyorum.
Yoksa, o posta kutusundan, hiçbir yerde bulamayacağım çok değerli kitaplar ve dergiler de çıkıyor.
Bunlardan biri, BAŞKA isimli bir psikiyatri ve düşünce dergisi.
Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin yayınladığı bu derginin 'Keder' ve 'Öfke' sayılarını iki haftadır elimden düşürmüyorum.
Prof. Dr. Ertan Tezcan'ın 'Depresbol' isimli yazısı şahane... Beşiktaş tribünlerindeki 'depresyon'a dikkat çeken, futbolla depresyonun niçin iç içe olduğunu anlatan derinlikli ve kısa bir bakış...
Psikoterapist Meral Erten ile Klinik Psikolog Yavuz Erten'in 'İade-i Ziyaret' yazısındaki 'vatan' tanımlarını defalarca okudum... Okumaya devam ediyorum... O tanımlardan biri şöyle: 'Vatan, hiç öğrenmesem de hep bildiğim, tam ona seslenirken çağırıldığım, ona doğru giderken içimden bana doğru gelendir.'
Prof. Kemal Sayar'ın 'Kendi Olma Yorgunluğu' başlıklı yazısı da 'depresyon' üzerine tekrar düşündürüyor bizi. Depresyon, bir ilaçla tedavi edilmesi (geçiştirilmesi) gerekli birşey midir? Yoksa, deneyimlenerek, yas tutularak insanı geliştiren bir süreç olabilir mi, sorularını sorduruyor.
Sanırım sınırlı dağıtılan ama benim posta kutumdaki kağıt yığının arasında mücevher gibi bulduğum bu dergiye ulaşmak isteyenler olabilir.
Derginin üzerindeki telefon numarası işe yarayabilir diye düşünüyorum: (212) 219 49 00.

AK Parti, Atatürkçü bir partidir
Batılıların Türkiye'deki değişimi okuma çabaları üzerine şöyle yazmış Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül:
'...Türkiye, bu durumu 'eksen kayması' olarak nitelendirmiyor. Batı'dan kopma olarak da görmüyor. 'Suyun yolunu bulması' olarak tanımlıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın sık sık açıklama zorunluluğu hissettiği, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün 'eksen kayması' tartışmasının arkasındaki niyete atıflarda bulunduğu sürecin değerlendirmesi ne yazık ki, bu ülkede pek önemsenmiyor. Türkiye'nin entelektüel aklının bu değişimi neden kendi sözleriyle değerlendirmekten uzak olduğunu anlamak mümkün değil.'
Türkiye'nin entelektüel aklı bu değişimi kendi sözleriyle değerlendirmekten neden uzak?
Cevap sorunun içinde gizli sanki.
Hiç alçak gönüllü olmayacağım; Karagül'ün dikkatini 2006'den beri yaptığım ordu-siyaset mutabakatı, Atatürkçülüğün temsilinin CHP'den AK Parti'ye geçişi analizleri değil; Frenklerin Türkiye'deki bir değişimi yarım yamalak anlamış, biraz da saptırılmış analizleri çekmiş.
O yetersiz Frenk analizini bekleyeceğine, 2006'dan beri yazdığım analizler üzerine çalışsa; şimdi Türkiye'nin samimi Atatürkçülerinin niçin AK Parti'yi destek eşiğinde bulunduğunu çok daha önce keşfedebilirdi. 'Kuruluş Felsefesi'ni niçin CHP'nin değil de, AK Parti'nin yeniden ve geliştirerek (bir ölçüde) üretebildiğini daha önceden anlayabilirdi.
Türk entelektüelinin (ve tabii gazetecisinin de), Türkiye'yi Batı üzerinden anlama alışkanlığı; Karagül'ün yakındığı entelektüel geç kalışın sebebinin ta kendisi gibi görünmüyor mu?
O halde biz de Batılı bir sözle bitirelim:
'Always the beautiful answer who asks a more beautiful question.'

 



Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

İletişim |  Künye | 
Copyright Türkmedya A.Ş. Akşam Gazetesi Güneş Gazetesi Tercüman Gazetesi Autocar Dergisi Alem Dergisi FourFourTwo Dergisi Eve Dergisi Platin Dergisi Stuff Dergisi Maxim Dergisi Alem FM 89.2 Lig Radyo 92.3