AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2010-03-10
Normal insanlar açısından VOGUE Türkiye için Paris'te düzenlenen bir dizi etkinliğe katılmak olağanüstü güzel bir deneyim olmuştur herhalde.
Fakat ben ne yazık normal değilim de, ben bunları yaşamadım, genel eğilimin dışında kaldım, farklılığımı ortaya koydum.
Woody Allen'ı bilirsiniz, hayatını takip etmediyseniz bile filmlerinden hakkında bir fikir sahibisinizdir.
Adamcağızın bir dizi takıntısı, fobisi, problemleri var. Bunları dibine kadar da özgürce yaşıyor. Fobi ve takıntı dipsomanisi de diyebiliriz buna.
Şimdi ikimizi yan yana koyun ve objektif, bilimsel bir karşılaştırma yapın.
Sonuçta Woody Allen'ın benim yanımda olağanüstü normal bir insan çıkacağına eminim.
Durumum bu kadar kadar kötü ve vahim yani.
Hafta sonundaki Paris gezim bendeki tüm potansiyel aksaklıkları tetikleyecek unsurlar içeriyordu.
Bir defa ben çok fazla güzel kadının bulunduğu ortamlarda strese girerim.
Gayet tabii ki bu durumdaki bir insanın VOGUE dergisi etkinliği için moda haftasının sürmekte olduğu Paris'e gitmesi katiyen akıllı bir iş değildi.
Akıllı bir davranış yapmam benden beklenmediği için eleştirilmekten korkmadan gittim oraya.
Ama acılarım uçak kalkmadan başladı.
Doğuş Medya Grubu'nun davetlileri, Paris Moda Haftası'na katılabilecek diğer insanlardan daha şık ve güzel görünmeye kararlıydılar.
Anlayacağınız etrafımda çok fazla sayıda şık ve güzel insan olmasından kaynaklanan klostrofobim alanda başladı, uçakta artarak sürdü ve Paris'te zirveye çıktı çünkü orada kafilemize ilave güzel kadınlar ve şık adamlar da katılmışlardı.
Bu gibi durumlarda bende klostrofobiden kaynaklanan çarpıntılar olur ama aynı zamanda bu tür grubun içinde sürekli göze batmaktan gelen rahatsızlık ve korku da var.
Bakmayın bazen çılgın, tuhaf yazılar yazdığıma, üzerine dikkatleri çekmekten korkan bir insanın yazmayı düşünmeye bile korkacağı türde yazılar onlar.
Durumuma rağmen o tür yazılar yazmayı sürdürmemin nedenini psikoloğuma sordum. O bunu bendeki intihar arzusuna bağladı.
İntihar arzumun yükseldiği günlerde yazılar yazdığımda odamdan dışarıya çıkmıyorum, insanlar beni unutuncaya kadar orada bekliyorum olup bitiyor.
Ancak Paris gezisinde saklanmam mümkün olmadı maalesef. Oralara gidip dönünceye kadar otel odasında saklanmak biraz tuhaf kaçacak diye düşündüğümden gruba katılıyordum zaman zaman.
Ben grupta en dikkat çeken insanı oluveriyordum. Çünkü o kadar şık ve güzel insanın arasında dışarıdan bakan her insanın dikkati benim üzerimde toplanıyordu.
Hatta defilede, bir adam karşıma dikildi. Yakın gözlüklerini takıp beni incelemeye başladı. Ne yaptığını sordum. Adam antropologmuş. Bugüne kadar sadece bilimsel kitaplarda gördüğü türde bir çirkinliğin ve orantısızlığın karşısında ilk kez canlı biçimde durduğunu görünce heyecanlanıp, kendini tutamamış ve yanıma yaklaşmış. Ben yaptıklarında bir sakınca görmediğimi ama kendisinin güzel bir kadın olmasını çok daha tercih edeceğimi ve güzel kadın olsaydı kendimi bilim adına kadavra olarak bile bağışlamayı düşünebileceğimi söyledim.
Sürekli meraklı bakışların üzerimde olması beni çok yordu gezi boyunca. Ayrıca anti-sosyalliğim de var had safhada.
Bu hayatta bana en zor gelen işler listesi yapsam, ki bunu çoktan yaptım ve hayli kalın bir kitap çıktı ortaya. Listenin başında tanımadığım veya az tanıdığım insanlarla ayaküstü sohbet etmek listenin baş sıralarında yer alır. Bu gibi durumlarda daima had safhada paniklerim, ayrıca hiçbir insanı ilk görüşümde hemen tanıyamıyorum. Hatta bir defasında halamı bile tanımamışım, umarım beynimle değil, sadece gözlerimle ilgilidir bu sorun.
KİMSE SELAMIMI ALMADI
Göz deyince bu gezide hiçbir insanın selamımı almadığını da söylemeliyim.
Çirkin ve orantısız olmama rağmen mani-depresyonum nedeniyle bazen durup dururken çok coşkulu da olabiliyorum. O durumlarda tanıdığımı sandığım bazı insanlara içimden gelerek coşkulu selamlar verdim ama hiçbirisi kendilerine baktığımı anlamadılar. Şaşılığım nedeniyle onlar benim kendilerine en azından beş metre sağa veya sola baktığımı sanıyorlardı.
Kabul edersiniz ki durumu nedeniyle zaten yalnız yaşamaya mahkum olan benim gibi bir insanın bu hayatta arada bir verdiği selamı da kimsenin almaması hayli trajik bir gelişmedir.
İnsan kendini iyi tanımalıdır derim ben. Bunu daima derim de bunu hayatta hiç uygulayamadığımı da söylemem gerekiyor.
İNTİHAR GİBİ BİR KARAR
Bunun en büyük örneğini pazar gecesi verdim. Gece Paris'te Hotel Crillon'da VOGUE-Türkiye'nin partisi vardı. Her şeye rağmen büyük bir inatla bu partiye de gittim ve kendimi zerre kadar tanımadığım ortaya çıktı.
Kapının girişinden itibaren insanlar bana bakmaya başladılar. Herhalde Paris'te üstelik bir moda haftası zamanında benim tipimdeki bir insan herhalde Neanderthal dönemden bu yana görülmemiştir. Salonun kapısında VOGUE Türkiye'nin Yayın Yönetmeni Seda Domaniç'in şıklığını ve güzelliğini gördüğüm an oradan aslında hemen uzaklaşmam gerekiyordu. Çünkü gecenin güzel kadınlar ablukası altında geçeceği belliydi ama yine de kaçma güdümü baskı altına aldım ve salona girdim.
Paris, Paris olalı beri böyle kalabalık bir toplantıyı belki sadece Fransız devriminin yıldönümü kutlandığı gece görmüştür. Doğal olarak insanlar birbirleriyle ayaküstü sohbetler ediyorlardı.10 dakika sonra içimde bazı duygular kabarmaya başladı. İçerideki insanların beni toplu halde öldürmeye teşebbüs edeceklerini düşündüm. Salonun duvarları üzerime doğru gelmeye başladı. Ayrılmak için izin istemem gereken insanların hepsi şık ve güzeldiler ama buna rağmen tüm cesaretimi toplayıp onlara yaklaştım ve hem de konuşmayı ben başlatarak hasta olduğumu ve gitmem gerektiğini söyledim ve otele döndüm.
Kaçışımdan sonra Anna Wintour davete katılmış. Hakkında daha önce çok yazı yazdığım Amerikan VOUGE'un yayın yönetmenini görme şansını hastalığım yüzünden kaçırdım.
Olsun buna da çok üzülmedim çünkü davetten önce Hüseyin Çağlayan'ın defilesinin başlamasını beklerken Jonathan Winehouse ile tanışmıştım. Soyadından da anlaşılacağı üzere o patron. Bu gibi durumlarda ben daima patronla tanışmaya daha önem veririm.
BÜYÜK DÜŞÜNEN PATRON
Ferit Şahenk herhangi bir alanda büyük olmak için büyük düşünmek gerektiğini medya sektöründe de gösteriyor. Conde Nast ile anlaşma, VOUGE dergisinin çıkarılması ve Paris'te verilen davet Doğuş Medya Grubu'nun patron sayesinde ne kadar da büyük düşünebildiğini gösterdi bana. Tavırları ve profesyonellikleriyle beni hem gururlandırdılar hem de çok mutlu oldum.