AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2010-03-11

kategori2

Güneri Cıvaoğlu stili

Güneri Bey'i her gördüğümde yaşam stiliyle ilgili yeni bir karar almış olduğunu fark ederim.
Bir insanın son derece sıkıcı ve tekdüze olan bu yaşam ile ilgili durmadan yeni stil kararları almayı başarabilmesi, bana fantastik ve anlaşılamaz geliyor.
Nasıl yapıyor bilmem ama Güneri Bey bunu daima beceriyor.
Aslında bu tür kararları bazen  ben de alıyorum, yaşam stilim ile ilgili yeni atılımlar yapıyorum. Ancak benim kararlarım nedense hayatım açısından daima belirgin bir gerilemeyi ifade ediyor. Yani ben stilimi değiştirince ters evrime uğruyorum.
Güneri Bey ise sürekli bir ilerleme sürecinde.
Bazen 'acaba bir yaşam stili danışmanı mı var ki' diye de düşünüyorum.
Çünkü sıkıcı olduğu kadar aynı zamanda lüzumsuz derecede karmaşık da olan bu hayattaki bütün ilginç yenilikleri onun kendi başına bulup çıkarmasına imkan yok bence.
Vogue gezisinde Paris'te Güneri Bey bu kez de Kauffman vodkası olmadığı takdirde martini içmeyi reddediyordu.
Talep ettiği zaman Kauffman vodkası bulunmaması ihtimali ortaya çıktığında suratı bir hafta sonra öleceğini öğrenen bir hastanın surat ifadesine dönüşüyordu.
Kauffman vodkası olmadan martini içmek zorunda kalmak ihtimali onun için dayanılması güç bir ıstırap olmalıydı, bu belliydi. Kauffman vodkası bulunmayan bir yaşam onun açısından yaşanılası bir şey değildi.
Bir de o vodkayı bir anlatışı var, öyle gusto doluydu ki, ben onu dinlerken o an orada Kauffman vodkasından bir pasta yapıldığını bilsem hiç düşünmeden hepsini yerdim.
Biliyorsunuz zaten içmek için özel bir teşvike ihtiyacım yok. Bir de üstüne üstlük bu gusto dolu anlatışlar eklendiğinden sonuçta hayli martini içtim gezi boyunca.

RANA'NIN MÜTHİŞ ZAMANLAMASI
Hafif kafayı bulduğum anlarda Rana mükemmel bir zamanlama ile arıyordu beni.
Çok tuhaf bir durum söz konusu burada. Telefonda sadece 'Alo' demekle yetinsem yine de o tek bir kelimeyle ne içtiğimi, hangi markayı tercih ettiğimi ve kaç bardak içtiğimi doğru olarak biliyor. Yakından tanımasam onun büyücü olduğunu düşüneceğim.
Bu gezide ben her defasında Rana'ya 'Güneri Bey'in yüzünden oldu' diyerek işin içinden çıkmaya çalıştım. İlk aradığında bunu duyar duymaz bu sefer de Rana direkt olarak 'Nasıl kızlar güzel mi bari?' diye sordu. İlk defasında Paris'in genelini kastediyor sanıp 'Evet çok güzeller' diye cevap verdim. Bu cevabım tabii ki birçok lüzumsuz komplikasyona neden oldu. Daha sonraki konuşmalarımızda, sadece başbaşa içki içip sohbet ettiğimizi, ayrıca Güneri Bey'in çapkınlık yaparken yalnız olmaktan hoşlandığını anlattım. Galiba sonunda ikna olmuş olmalı ki Paris'teki son yarım günümüzde beni sadece 50 kez aramakla  yetindi.
Otelden çıkmak için bekliyoruz. Güneri Bey 'Serdar haydi bir kadeh içelim' dedi. Dedim ya teşvike pek ihtiyacım yok. O daha cümlesini tamamlamadan, ben barda masaya oturmuş ve martinileri ısmarlamış durumdaydım.
Fransızca bilmiyorsanız, Fransızlar ile iletişim kurmak imkansız. Hatta ana dili gibi Fransızca bilenler bile aynı iletişimsizlikten şikayet edebiliyorlar. Genel bir gerizekalılık söz konusu olmalı.
Düşünsenize Four Seasons gibi enternasyonal müşterisi olan bir oteldeyiz, eminim ki Şanzelize'yi 'çamp il aysıs' diye söyleyen ebleh Amerikalılar da geliyordur bu otele. Barda garsona Chivas Regal istediğimi İngilizce söyledim. Bu otelde makro bir kriz yarattı. Üst üste garsonlar gelip ne istediğimi sordular ve ben hiç arzu etmediğim halde bir dakika içinde üst üste beş kez Chivas Regal demek zorunda kaldım. Sonunda aralarında en zeki olarak gördükleri adamı yolladılar. O bana yine ne istediğimi sordu. İlk önce öldüreyim mi diye düşündüm ama otelde bulunan son akıllı garsonu da bari ben yok etmeyeyim diye tuttum kendimi. Altıncı kez Chivas Regal kelimelerini tekrarlamak zorunda kaldım. Garsonun bir anda göz bebeklerinde bir ışık belirdi ve bana 'Ohhh, Chivas Rögallö mü istiyorsunuz?' dedi. Bir dahaki seyahatimde bu adamı özellikle arayıp öldürmeliydim, bunu da not aldım.
Güneri Bey masaya gelmeden önce Kauffman vodkalı martinileri anlatmam bu kadar zor olmadı. Sadece tek bir söyleyişte siparişimi anlayarak olağanüstü bir sürpriz yaptılar. Kauffman vodka yok deselerdi, bu acı haberi ona nasıl vereceğimi de bilmiyordum.
Bu Kauffman vodka hafif gibi geliyor insana, içimi çok yumuşak ama buna kanarak hızlı ve çok içerseniz ya olduğunuz yere düşüp bayılırsınız ya da sonunda benim gibi olursunuz ve biraz sonra anlatacağım şeyler gelir başınıza.
Birinci kadehi bitirirken ben S.O.S vermek için 'Bundan bir kadeh daha içersem İstanbul'a gitmek için uçağa ihtiyacım kalmayacak, ben kendim uçup gideceğim' dedim ve hemen ikinci bir kadeh daha ısmarladım. Otelden çıkılacaktı. İkinci kadehlerimizi biraz hızlı içtik bunun sonucunda şöyle şeyler oldu...

BİR TEK KENDİMİ KAYBETMEDİM
Havalimanında kontrollerden geçtikten sonra bekleme salonuna gidinceye kadar ilk önce pasaportumu sonra da paltomu kaybettim.
Allah'tan grubumuzda hayırsever kadınlar vardı da, onlar bunları bulup bana verdiler. Kauffman vodkası nedeniyle ben pasaportu kaybetmiş olmamın bile problem yaratmayacağını düşünerek yürümemi sürdürüyordum, hayırsever kadınlar bana zor yetişti. Kendimi kaybetmek dışında hemen her şeyi kaybetmem haricinde başka absürd şeyler de oluyordu. Örneğin kendime gerçekleştirilmesi imkansız hedefler koyuyordum.
Şarap satılan dükkana girdik. Kendime o an dükkanda satılmakta olan kırmızı şarapların hepsinden birer şişe almak gibi bir hedef koydum. Bu da pasaportumun kaybolması gibi benim açımdan sorun yaratmayacak bir rutin durumdan ibaretti.
Sonunda arkadaşların uyarması sonucunda şişe sayısını az tuttum.
Dün bütün İstanbul'da çılgınlar gibi Kauffman vodkası aradım ama bulamadım. Bulsaydım dün akşamı da hoş geçirecektim buna eminim.