Ekonomi aynen bir 'inanç' sistemi gibidir. Her ne kadar bilinen gerçeklerle örtüşmese de, bazı kişiler görüşlerinde inat ederler. Örneğin bir Hintli, her yıl Ganj Nehri'nin sularında bir banyonun onu 'arındıracağına' nasıl inanıyorsa, bizim iktisatçılarımızın bazıları da bazı temaları gündeme getirmek konusunda benzer inançlara sahipler. Tabii en etkili ve popüler ekonomistler ise medyada köşe sahibi olanlardır. Vatandaşı da en çok onlar etkilerler. Bu tür iktisatçıların en makbul olanları da vatandaş adına şikayette bulunanlardır. Örneğin ülkemizde işsizlik varsa, işsizilik konusu sıkı sık yazılmalıdır. Kaldı ki uzmanlığa da inanılmaz. İktisatçı dedin mi, hele medyada ise, her konuda fikir sahibi olmalıdır. Bu tür yaklaşımı seçmeyenler, hele ekonomi ile siyaseti ayırmak isteyenler, kötü kişidirler. Vatandaş adına şikayette bulunmayan, garibanizm ve popülizmden uzak duran, siyasi pozisyon almayan yorumcuların sayısı azdır ve bu tür kişiler de sık sık eleştiri alırlar. Ben de bunlardan biriyim. Popülist medyatiklerin en sık değindikleri temalar cari denge açığı ve kur, veya istihdam ve işsizlik temalarıdır. Halbuki cari denge açığı ve işsizlik sorunlarının her ikisi de bir sonuçtur. Bir neden değil. Bunu vatandaşlarımıza anlatmak da zordur. Ama bugün işsizlik konusunu ele alacağım.
Evvelsi gün Ankara havaalanından kent içine gitmek üzere bir taksiye bindim.Yolda şoförle yarım saat sohbet ettik. 35 yaşındaki bu vatandaş , ayda bin TL geliri olduğunu, karısının çalışmadığını ve üç çocuğu olduğunu anlattı, hayat ve geçim zorluğundan bahsetti. Kendisine, neden üç çocuk sahibi olduğunu, ailesinin bu ekonomik yapısında üç çocuğu büyük olasılıkla okutamayacağını, onların da hayatta zorlanacağını, eğitim sisteminde beceri elde edemedikleri için de işsizlik veya düşük gelir kurbanı olabileceklerini anlattım.
Paranın yani gelirin, çocuk eğitiminde ve sağlık ile emeklilik konusunda en önemli faktör olduğunu, bu nedenle ailece sürekli ekonomik sorun yaşayacaklarını söylemek zorunda kaldım. Sonra ona benim tek bir çocuk sahibi olmamın 'çocuk yapacak güç sahibi olmamaktan' değil, çocuğu yetiştirebilmek için gerekli eğitim, beslenme ve sağlık olanağını sağlamak arzusundan kaynaklandığını, ayrıca emeklilik ve sağlık konusunda da kamusal olanakların ötesinde, sağlık sigortası ve bireysel emekliliğe, Emekli Sandığı emekliliği yanında cari gelirimden fon ayırdığımı anlattım. Babam ve annemin de öğretmen olduklarını ve zengin bir aileden gelmediğimi, annemin babasız göçmen, babamın ise küçük yaşta babasız kalmış bir köy ailesinden geldiğini ve ikisinin de öğretmen olduğunu ekledim. Yani hayat zor başlamıştı ama doğru tercihler yapılmış ve çocuk eğitimi ön plana çıkarılmıştı.
Söylediklerimin bir kısmına hak veriyordu, ama kendisinin yaptığı tercihlerin, örneğin eşin çalışmamasının ve çocuk sayısının yüksek olmasının önemli sorun olduğunu da kabul edemiyordu. Ona ülkemizdeki büyük gelir dağılımı bozukluğunun kısa vadede değişecek bir faktör olmadığını, ortalama emeklinin 46 yaşında olduğu ve ortalama 30 yıl emeklilik olan ve her yıl ortalama 35 milyar dolar açık veren bir sosyal güvenlik ve sağlık sisteminin (bu da siyasetçilerin günahları ve toplumsal tercihlerin sonucudur) ailesine sağlık ve emeklilikte fazla katkısı olamayacağını anlattım. Kriz ortamında yüzde 14 düzeyi üstüne çıkan işsizlik sorunlarının nedenlerini de ekledim. Her yıl işgücüne katılanların sayısının hızla arttığını, ama daha yavaş artan ve hele krizde zorlanan yeni istihdamın hızla işsizlik oranını büyüttüğünü söyledim. Dinliyordu, yaptığı bazı sosyal tercihlerin sonucu hayat boyu zorlanacağını biliyordu ama çocuk sayısı ve eş çalışması konusunda da konuşmuyordu.
Aşağıda 'betam' Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi'nde üretilen bir grafik var. Tarım dışı istihdamda işgücü artışı, işsiz sayısı değişimi ve istihdam artışı arasındaki gelişmeleri gösteren bir grafik var.
TÜİK tarafından ilan edilen Kasım 2009 istihdam verilerinde Kasım 2008 yılından bu yana yani Kasım 2009 tarihine kadar geçen bir yılda, işgücüne katılan sayısının 551 bin kişi arttığını ama isitihdamın Ekim 2009 tarihinden başlayarak iyileşse de sadece sadece 329 bin kişiye iş yaratılabildiğini ve böylece işsiz sayısı 222 bin kişi arttığı için de, tarım dışı işsizlik oranının yüzde 16.2 düzeyine çıktığını aktardım. Bu söylediklerim grafikte gözüküyor. Düzelme olduğu bariz ama işgücüne katılım hızla artarken isitihdam yaratma duruma yetişemiyor! Yani sorun yapısal, demografik. Çocuk sayısı ve genç nüfus büyük çapta yapısal bir durum! Buna eğitim sistemi çöküşü de eklenirse çıkan sonuç ortada! Aslında işsizlik yok, becerisizlik ve aşırı üretkenlik var!
Güngör Uras bu durumun 'Devlet Planlaması' ile değişeceği kanısında, ben de sadece gülümsüyorum.