AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2010-03-12
Geçenlerde kaybettiğimiz İhsan Doğramacı'nın ardından yazılanlara bakıyorum, tezahüratların hepsinin adresi Bilkent ve Hacettepe Üniversitelerine yöneliyor. Özel olarak da kampuslere. Hocabey'in ne kadar muhteşem, Batılı, Amerikan üniversitelerine benzer binalar diktiğinden bahsediliyor.
İlerlemeciliği müteahhitlikle ölçeceksek elbette bütün bu övgüleri hak ediyor Doğramacı. Ancak unutmamak gerekir ki o binaları diken Hocabey, o binaların ev sahipliğini yaptığı üniversitenin can damarını da 12 Eylül'de kesip atan, öldüren bir sistemin mimarıdır.
Pek çok akademisyenin üniversitelerden uzaklaştırılmasına neden olan 1402 sayılı yasa İhsan Doğramacı'nın zihninin ürünüdür. Dikta rejiminin Hocabey'e kurdurduğu YÖK yüzünden pek çok öğretim üyesi de kendilerini bir anda sokakta buldu.
Bu eylemler maalesef 'Olağanüstü bir dönemdi, darbenin şartlarıydı' diye geçiştirilmeyecek kadar vahim sonuçlar doğurdu. 27 Mayıs Anayasası'yla müthiş bir özgürlük alanına kavuşan, özerklik verilen üniversiteler YÖK'le beraber devletin kontrolü altına girdi ve o günden sonra da bir daha toparlanamadı. Hala aynı çarpık üniversite sistemi devam ediyor...
Yetersiz profesörler, donanımsız öğretim üyeleri, tartışmayan, üretmeyen, düşünce hayatına hiçbir katkıda bulunmayan üniversite modelimiz İhsan Doğramacı'nın eseridir.
Ama binalar güzel, o ayrı! Halbuki dünyadaki pek çok üniversitenin (mesela New School) övünecek binaları yoktur; sık sık yer problemi yaşarlar. Ama düşünce hayatındaki etkileri o binalardan çok daha önemlidir.
İhsan Doğramacı da o güzel tesisleri yaparken, binaları dikerken aslında birer tek tip düşünce fabrikası inşa ediyordu. Gözden kaçan nokta budur.
Ülke yönetimine gelince güçlerini büyük binalar dikerek gösteren liderler gibi İhsan Doğramacı'nın kampusleri de özünde birer diktatörlük simgesidir. Elbette Bilkent ve Hacettepe bu ülkenin en büyük üniversiteleri arasında yer alır; ortaya çıkış sebeplerinden, kendilerini doğuran şartlardan bağımsız bir şekilde bugün bu hakkı teslim etmemiz gerekiyor. Ama bu iki üniversitesinin de diğer bütün üniversiteler gibi Türkiye'nin entelektüel hayatında, düşünce ikliminde belirleyici, üretici, meyve veren bir özelliği maalesef yok.
Dahası, sık sık apolitik olmakla eleştirilen, 'okumuyor, düşünmüyor, üretmiyor' denilen 80 sonrası gençlik de Hocabey'in projesidir. Bizzat YÖK bu amaç için kurulmuş, 27 Mayıs'ın üniversitelere garanti ettiği bütün özgürlükleri yerle bir etmiştir. Düşünce hayatına vurduğu bu büyük darbe, gençliğe yaptığı bu büyük kötülükten söz etmeden Hocabey adilce anılamaz.
Maalesef, Hocabey hiçbir zaman 'badem gözlü' değildi.
Doğramacı'nın gayriresmi anıt mezarı
Dikkatimi çeken noktalardan biri de Hocabey'in adına hükümet kararıyla anıt mezar yapılacak oluşu. Türkiye'ye özgü kafa karışıklıklarından biri olsa gerek bu hamle de... Malum, AKP hükümeti bütün varoluşunu darbelere karşı olmak üzerine kurdu. Hatta olmayan, gerçekleşmemiş darbelerle bile hesaplaşacak kadar anti-darbeciler.
12 Eylül darbesinin en büyük simgelerinden birine anıt mezar yapan darbe karşıtı hükümet kendi kendisiyle çelişiyor değil mi?
Türkiye'de 12 Eylül'le hesaplaşma yapılmaya çalışıldığında bu sadece Kenan Evren'in şahsına indirgeniyor. Evren yargılansa 12 Eylül'ün de faturası çıkartılacak gibi bir yanılsama var.
Oysa İhsan Doğramacı da en az Kenan Evren kadar 12 Eylül'dür. 12 Eylül'ü sadece askerlerden ibaret görmek, askerlere indirgemek de bu darbenin vahametini sadece küçültür.
Bu arada Hocabey'in ardından ne kadar övgü yazılırsa yazılsın, ne kadar yüceltilirse yüceltilsin, en büyük anıt mezar dahi yapılsa belleklerimizde onun her zaman Nokta'nın o efsane kapağıyla kalacağı gerçeğini de değiştirmez: Hani üniversitenin üzerine tuvaletini yapar gibi çömeltildiği o fotomontaj... Gövde Ruşen Çakır'ın, kafa Doğramacı'nın... Bu kapak Hocabey'in gayriresmi anıt mezarıdır.
En güzel hediyem
Dün doğum günümdü. Hemen her sene doğum günü partisi yapmama rağmen bu yıl ezber bozmak istedim, kendi kendime '30'dan sonra saymıyorsun' diye bir slogan bulup böyle geçiştirdim.
Bir gece önce en yakın arkadaşlarımdan Tunç Kip'le spontane bir şekilde buluştuk. Asmalımescit'te bir şeyler içer, laflarız derken saat sabah 5'i buldu. Off Pera'ya gitmiştik. En eski arkadaşlarımdan gazeteci Asu Maro DJ kabinindeydi; öylesine eğlendik ki yıllar sonra bir mekandan ışıklar yanınca ve hatta Asu'dan sonra ayrıldım. Off Pera epeydir eksikliği hissedilen samimi, mahalle barı havasında bir eğlence sunuyor. Çok hoşuma gitti.
Tunç Kip'le mekandan çıkarken bir yıl daha yaşlanmıştım.
'Biz bundan 10 sene sonra böyle gezecek miyiz' dedi.
'10 sene önce geziyorduk, ama hakikaten 10 sene sonra da bu halde olursak çok fena' dedim, güldük.
Evlere dağıldık. Sabah gelen bir telefona uyandım. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti bu sene odatv.com'a ödül vermiş. Kısa sürede büyüyen, günde 500 bin tekil izleyicinin takip ettiği çok etkili bir siteye dönüştü. Cemiyet'in ödülüyle de başarısı tescillendi. İlk günden beri, emekleme döneminden büyümesine kadar yakından takip ettiğim odatv.com'un başarısı bana en güzel hediye oldu.
Hemen ardından, gazeteleri okurken Ayşe Arman'ın dünkü yazısı da neşeme neşe kattı!