AKŞAM GAZETESİ | Oray Eğin | 2010-03-12

kategori2

Tüm zamanların en sıkıcı töreni

Geçenlerde NPR'da bu seneki Oscar töreninin yapımcısı Adam Shankman'ı dinledim. Başta 'Hairspray' (2007) olmak üzere birbirinden kötü filmlerin yönetmenliğini yapan Shankman'a Akademi ilk kez böyle bir görev vermiş. Ne yapacağını bilmeyen bir adamdansa konusuna hakim, Oscar töreninde devrim gerçekleştirecekmiş gibi konuşuyordu.

Açıkçası aldandım...
Bu sene Akademi, ilginin giderek azaldığı Oscar törenlerini daha çekici kılmak için bir dizi önlem aldı: Yapımcı değişti, konuşma süreleri kısaldı ve net kurallar kondu, en iyi film dalında adaylar 10'a çıktı.
Yine de yarış her zaman olduğu gibi iki filme kilitlendi: 'Avatar' ve 'The Hurt Locker' arasında son gülen ikincisi oldu.
Neyse, düşen izlenme oranlarına tedbir olarak Shankman'ın parlak fikirlerle ortaya çıkacağı düşünülüyordu. Sunucular Alec Baldwin ve Steve Martin pimi çekilmeye hazır birer bomba olabilirdi. Her ne kadar ilk başta Sacha Baron Cohen (yani Borat-Brüno-Ali G) düşünülmüştü ve onun kabul edilmemesi hevesleri kırmıştı ama bu ikili de fena değildi.
Pazar gününün ilk saatlerinde geçtim ekran başına ve büyük umutla Oscar'ları izlemeye başladım.
Geçen seneki ödül töreni için 'felaket' deniyordu; oysa Hugh Jackman muhteşem bir açılış yapmıştı. Saatler ilerledikçe geçen seneki töreni mumla aradım.

Şöyle söyleyeyim: Bu kadar kötü ödül törenini ancak Atilla Dorsay ve ekibi SİYAD gecesinde organize edebilirdi. Aslında o seviyeye inebildikleri, imkansızı başardıkları için Adam Shankman ve ekibi de özel bir teşekkürü hak ediyor ya...

Üç saatlik yayından sonra ne kaldı peki?
Koca bir sıfır... 'Precious'ın senaryo ödülünü almasıyla beraber 'Acaba sürpriz olacak mı' beklentileri boşa çıktı... Yabancı film dalında Haneke'nin 'Beyaz Kurdele' ve Fransız filmi 'Bir Peygamber'in ters köşe yatması şaşırttı... 'The Cove'la en iyi belgesel ödülünü alan ekipten birinin SMS numarası gösteren pankart açmasını kameranın görmemesi çok saçmaydı...
Bir başka belgesel dalında kazanan 'Music for Prudence'ta yapımcıyla yönetmenin birbirlerini sahnede iteklemelerinin sırrını ise bir gün sonra öğrendik: Meğerse araları çok bozukmuş, yönetmen önce koşarak sahneye varmış, ardından da yapımcı gelip pat diye mikrofonu kapmış...
Aklımda kalanlar hep 'yan kategoriler' ama... Büyük filmlerde hiç mi sürpriz olmaz peki? Hayır, yoktu.. 'The Hurt Locker' hak edilmiş bir Oscar kazandı... Anti-savaş dalgası ve Amerikan halkının süren savaşlara tahammülsüzlüğü etkili oldu... Oyuncular dalı da barizdi... Hatta 'Crazy Heart'ın şarkısı dahi tahmin edilirdi...

Bir tek duygu yoğunluğu Sandra Bullock'un konuşmasında vardı, o kadar... Ama öyle konuşma da yıllarca gördük. Ne yeniydi ne şaşırtıcı...
Dün gece Hollywood'un bazı ünlüleri Oscar törenine gitmek yerine doğrudan Sunset Plaza Hotel'in üst katındaki Vanity Fair partisine gitmişler... Bir bildikleri var belli ki...
Keşke ben de uyusaydım...

Kim verdi o mikrofonu eline
Doğuş Grubu için önemli bir gece olmalı ki haber kanalları NTV'nin yayını sık sık bölerek Paris'e bağlanıp Vogue partisinin detaylarını duyurmaya çalıştılar... 'Duyurdular' diyemiyorum çünkü patron Ferit Şahenk'in demeç verecek kadar önemsediği bir yayın yetkin olmayan bir elde ne yazık ki rezil oldu. Mikrofonu vermişler Ece Sükan'a; utanç vericiydi. Ne konuşabiliyor, ne soru sorabiliyor, ne ekranda durmasını, mikrofon tutmasını biliyor. Şımarık genç kız kahkahaları, içinde herhangi bir zeka pırıltısı bulunmayan yorumlar, zorlama sempatik olma çabaları ve sürekli 'ben, ben, ben' diye kendini övme girişimleri...
Ece Sükan'ın yayınından öğrendiğimiz tek şey havanın çok soğuk olduğuydu! Bu yüzden 'Bu şartlarda yayıncılık yapmak çok zor'muş... Aman haberciler duymasın.
Ece Sükan'ın asıl bombası ise konuklarına ısrarla 'Oscar'ı izlemek yerine buraya geldiniz' demesiydi. Ne alakası var!
Şimdi kendisine çok önemli ve belli ki daha önce hiç öğrenmediği bir bilgi vereceğim: Oscar törenleri Los Angeles'ta ve yayın yaptığı Paris'te arasında dokuz saat kadar fark var... Doğuş'un partisi biterken Oscar töreninin başlamasına daha saatler vardı...
Sanırım bugüne kadar dünyanın her yerinde 'aynı saat' olduğunu düşünüyordu!
Bu boş konuşmaların esnasında Ece Sükan'dan sürekli 'Moda dünyasının devleri burada' gibi sözler duyduk. Onlardan birkaçını da görebilseydik keşke Sükan kedi olalı bir fare de tutmuş olacaktı.
Gerçi o herhalde tuttuğu en büyük farenin bir dönem Doğuş'un sahibi olduğu Garanti'nin yöneticilerinden biriyle aşk yaşamak olduğuna inanıyor ki dönüp aynada kendisine bakmıyor; 'yeteneksiz miyim, cahil miyim, altından kalkabilir miyim' gibi sorular onu hiç ırgalamıyor.

TÖVBE ETTİM
- Havası sönene ve demode olana kadar Bebek'e gitmem...
- Bir daha Sabah gazetesi okumam; hiçbir şey kaybetmiyorum...
- Başta Ayşe Özyılmazel, 'ek' köşe yazarlarının bol keseden dağıttıkları yeme-içme tavsiyelerine itibar etmem...
- Pazar gecesi 'Medya Kralı'na gözucuyla baktıktan sonra bundan sonra Okan Bayülgen izlememe gerek olmadığını anladım... 
- 'Boof of Eli'dan sonra bir daha başrolünde Denzel Washington olan filmi zor izlerim... 
- İstiyorsa Nobel alsın, istiyorsa 'Karamazov Kardeşler'i yeniden yazsın kişiliği 'beş para etmez' bir ev kadınının tek satırını okumam... 
- Eminönü Hamdi'ye bir daha gitmem...