AKŞAM GAZETESİ | Türe Özçelik | 2010-03-13
Saat başı değişen gündemle hallaç pamuğuna döndük...
Hiç yazasım yok bugün. 'Gündem bunalımına girmek' bu olmalı. İçim sıkılıyor çok. Memleket hallaç pamuğundan farksız. Hallaç diyince; Ankara'da çocukken, nenem yılda birkaç kez, bütün yastık, yorgan ve yatakların içindeki yünleri koskoca bir yaygı serip dökerdi bahçeye. İki de amca gelirdi. Ellerinde uzun sopaları olan. İki ucu arasına tel bağlanmış, yay şeklini almış sopalarla, birer de tokmakları vardı. Amcalar sabahtan akşama kadar, güneşin altında, top top olmuş yünleri, yaylı sopayla vura vura açar, dider, tel tel ayırırlardı. Onlar yünleri patakladıkça, nenem mutlanır, onlara ha bire soğuk limonata servisi yapardı. 'Dın trak trak trak dınnn' diyen sopalar yünlere vurdukça yünler havalanır, taklalar atar, başka bir yere tam konacak, bir sopa daha yer, yeniden havalanırdı. Etraf toz dumana karışır ama hallaçlar bundan hiç rahatsızlık duymazdı. Biz çocukların kirpikleri, kaşları bembeyaz olur, tozlar gözümüze girer, eziyet içinde yine de izlemeye bayılırdık. Hallaçların attırdığı pamuklar gibi, şimdi memlekette göz gözü görmüyor. Hallaçların işi yünleri kabartmak, kabarık yataklarda belimiz ağrımadan, rahat uyumamızı sağlamaktı. Bunun karşılığında ekmek paralarını kazanırlardı çünkü işleri buydu. Peki, günümüz hallaçları neden toz duman ediyor ortalığı?
* Hepimiz için hayati önemde olan 'gündem' giderek avamlaştı. 'Nasılmış düdüüük. Şiştin mi? Hani imza kuruydu?' muhabbetleri ortalıkta uçuşmaya başladı. Tıpkı nenemin yünleri gibi. Masa üstüne çıkıp 'yaş mı da, kuru mu' diye göbek atası geldi kimilerinin. Bunlar 'bahisçi' ruhu taşıyan, 'yandaş hallaçlar' olmalı.
* Kimi hallaç gazetecilerin ise eğlenceli 'avcı hikayeleri' var; başyazar, emniyet müdürünü arayıp 'arkadaşımı hemen serbest bırakın' demiş. Burada bir Kadir İnanır hali canlandı gözlerimde. Emniyet Müdürü de ezik Halit Akçatepe'ymiş misal; 'Bırakırdım ama valla ben tutuklamadım ki, emir sıkıyönetim komutanından geldi' cevabını vermiş. Bunun üzerine hırslanan ünlü başyazar, komutanı aramış. Komutanın telefonu çalmış. Telefon açılmış. Telefonu açan, başyazarın bir başka gazeteci arkadaşı Kemal Ilıcak değil miymiş? Meğer komutan tuvalete gitmiş de onun yerine telefonlara -yılışık Yılmaz Köksal edasıyla- Kemal Ilıcak bakıyormuş. Komutanın prostatı yokmuş demek ki, işi çabucak bitmiş. Konuşmaya yetişmiş. 'Tamam' demiş sıkıyönetim komutanı ve başyazarın tutuklanan gazeteci arkadaşını serbest bırakıvermiş. Bir süre önce de bir albayın, bir gazeteye gidip tehditler savurduğu hikayesi vardı ya... İşte bunlar da Yeşilçam'ın, merdivenlerden düşünce kör gözleri açılan fukara kız senaryosunu yazabilecek kadar 'engin hayal gücü'ne sahip 'senarist hallaçlar' oluyor.
* Bir de medyanın 'şovmen' ve 'şovgirl' ruhu taşıyan hallaçları var ki; ya her akşam bir kanalda olacaklar ya da twitter'da ne yaptıklarını aleme yayacaklar. Bir yerlerde görünmezlerse kendilerini iyi hissetmezler. Özellikle 'analık' duygusu baskın gelen -ana olduğum için olmalı- pek ilgilendirir beni. Oğlunun kulübünü, gelininin müzik istidadını duyurmak için PR çalışması yapar, didinir, çabalar. Davetler düzenler, kol börekleri açar. Davete koşarak icabet edenler, ertesi gün köşelerinde şarkıcı gelinin şahane sesinden uzun uzun söz ederler. Ordunun aleyhinde yazacak bir şey bulamazsa eğer, modası geçmiş internet fıkralarını yayınlar. Güzel sözlere pek duyarlıdır. Can Dündar'ın dizelerini Mevlana'nın sanır, köşesine taşır. Twitt atma telaşından kafası karışmıştır. Hafızaları 30 yılda bir resetler. Anılarının ağırlığı biraz daha hafifler. Bu hallaçlar 'twittçi hallaç' sınıfına girerler. Sürekli izlenmek isterler.