AKŞAM GAZETESİ | İsmail Küçükkaya | 2010-03-17
Her günümüz 'gerçek mi film mi' ayırt edemeyeceğimiz kadar çarpıcı ve şaşırtıcı olaylarla geçiyor.
Yaşanan büyük çalkantının devlet krizine dönüşmesine ramak kala Cumhurbaşkanı Gül devreye girdi. Bu defaki, yargı başkanlarıyla yaptığı veya muhalefetle düşünüp denediği 'iyi niyetli ama nafile' turlardan farklıydı. Gül, aynı anda 'Başbakan Erdoğan'ı ve Genelkurmay Başkanı Başbuğ'u Köşk'te kabul etti.
'Başkomutanı' sıfatını taşıdığı Türk Silahlı Kuvvetleri'nın 'ciddi durum' değerlendirmesini önemsediğini gösterdi.
O fotoğraf başka hiçbir sonuç üretmese bile önemlidir, faydalıdır, dışarıya 'mesaj' verecek niteliktedir.
Belli ki; Erdoğan ve Başbuğ 'açıkça konuşmaya, tartışmaya' gelmişlerdi, ikisinin de çantası 'hazırlıklıyım' işaretiydi.
Zirve açıklaması ise 'benzerine hiç rastlamadığımız' türdendi, 'darbe olmayacak' vurgusuyla tarihe geçti.
Hemen hemen aynı anlarda İstanbul Beşiktaş Adliyesi'nde üç eski kuvvet komutanı sorguya alınmıştı. Eşzamanlı yürüyen iki süreç işliyordu: Aynı takvimde birbirine paralel yürüyen iki gündem...
Açıklamaların ve yüzey görüntüsünün aksine, gerçekçi analiz için ikisinin de sonuçlarının birbirini etkileyeceği kesindi.
Sadece bugün değil, biraz dünün yansıması, çokça yarının muhtemel senaryolarını belirlemesi açısından...
Belki bir de Saldıray Berk'le ilgili gelişmeleri bu akışa üçüncü bir kol olarak ilave etmek zorunlu...
DEMOKRATİKLEŞME Mİ RÖVANŞ MI?
Büyük resmi görebilmek, 'nedenleri' anlayabilmek ve bundan sonra olacakları sezebilmek adına biraz geriye dönelim:
28 Şubat 1997 Türkiye'sine...
Sonradan, eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu '28 Şubat bin yıl sürecek' demişti. İki gün sonra 28 Şubat'ın on üçüncü yıldönümü ve bugünün anlamı şudur: 28 Şubat artık bitmiştir.
Yorumunuz, bulunduğunuz noktaya, kendinizi pozisyonladığınız yere göre değişebilir.
Kimine göre 'Türkiye demokratikleşiyor', kimine göre
'28 Şubat'ın rövanşı alınıyor.'
Bence her ikisi de bir ölçüde gerçek. Böylesi toplumsal sonuçlar doğuran tarihi bir olayın 'diyalektik karşıtlığını üretmemesi' beklenemezdi, işte o yaşanıyor bugün.
28 Şubat'ın iklimi, duygusu sona erdi, toplumsal zihin o psikolojiyi geride bıraktı.
O travma tedavi edildi. Fakat bu kez yeni travmalar kapıda... Sadece tarafları ve onların rolleri değişti. Sonuçta, AKP kendisini doğuran süreci nihayete erdirdi, tüm olumlu-olumsuz yan etkileriyle...
Şimdi 1997 Türkiye'si ile günümüz arasındaki en önemli 'ara istasyona' bakalım: 27 Nisan e-bildirisine...
İKİ CEMİL ÇİÇEK ARASINDAKİ FARK
Bugüne gelmek kolay olmadı, köprünün altından akan sular içinde 'en taşkını' 27 Nisan'dı.
HSYK'nın Erzurum savcılarının yetkilerini aldığı günün akşamında Başbakanlık'ta bir zirve vardı. O toplantının bittiği dakikalarda NTV'den arayıp görüşümü sordular, 'Başbakanlık'ta 27 Nisan duygusu hakim' demiştim.
O yorumumda, zirveye katılan iki isimden aldığım havayı yansıtmıştım. Sonrasında gelişmeler o yönde aktı, Sadullah Ergin'in ve Bülent Arınç'ın açıklamaları yine çok sertti. 27 Nisan'da Cemil Çiçek 'hazırlanan çok sağlam içerikteki meydan okuyucu metni duyurmuştu' ama sesi titriyordu. Derken seçime gittik, hükümet 27 Nisan'ın hediye ettiği rüzgar sayesinde fazladan on puanlık kazançla sandıktan çıktı. Bugün o görüntüden tek bir fark var, önemli bir fark. Cemil Çiçek'in üzerine ihale edilen yeni manevra...
GENELKURMAY ZİYARETİ...
Hükümet bu kez değişik bir strateji yürütüyor. Başbakan Vekili Çiçek Genelkurmay'a gitti, ayrıca 'seçim' kararı çıkmadı, bunu Arınç gibi, çok etkili düzeyde savunanlar olsa da...
Tarihsel olarak farklı bir konjonktürdeyiz. Uluslararası dengelerin ürettiği, desteklediği bu konjonktür
28 Şubat'ı ve 27 Nisan'ı olduğu gibi, bugün krizin eşiğindeki daha büyük kavgaları 'dışarıda' bıraktı. Köşk açıklamasındaki gibi, 'Çözüm bulunacak ama anayasal düzen içinde.' Nitekim dün akşam üç paşanın bırakılması da normalleşmenin kolay sağlanmasına zemin olarak görülebilir.
Artık, iş o noktaya geldi ki; sandıktan ne çıkarsa çıksın çok fazla anlamı kalmayabilir ve AKP bir daha mağdur ve mazlum olmayacak. Sistem de bu tuzağa düşmüyor. Bugünün mağduru konumuna TSK yerleşti.
Yarın değil, öbür gün 28 Şubat. Yıldönümüne kudretli komutanların sorgulandığı, yargılandığı sahneler eşlik ediyor. Arka planda, 8 yıllık iktidara 'irtica tehdidi' olarak bakan kimi rejim unsurları ve bazı askerlerle, Cumhuriyeti kuran ordunun kimi üst rütbeli isimlerini 'Ergenekoncu, darbeci, hatta terörist' gözüyle gören bir anlayışın mücadelesi var. Çetin Doğan'ın 28 Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu'nun başkanı olduğunu da not düşelim.
Önümüzde iki kritik seçim duruyor, birisi 12'nci Cumhurbaşkanını belirleyecek... İrtica gündemde yok, milli güvenlik siyaset belgesi değişirse irtica iç tehdit olmaktan da çıkacak. Evet, 28 Şubat bitti. Kıvrıkoğlu'nun tam cümlesini hatırlamanın zamanı: 'İrtica tehdidi bin yıl sürse
28 Şubat süreci de bin yıl devam edecektir. Bitmiş değildir.'
Siz ne dersiniz, on üçüncü yıldönümünde bu öngörü tuttu mu, o sözlerin bugün geçerliliği var mı?