AKŞAM GAZETESİ | Serdar Turgut | 2010-03-19

kategori2

Defile notları

Bende dipsomani var. Kelimeden anlaşılabileceği üzere bu bir işi dibine kadar yapmak zorunluluğu/çılgınlığıdır. Bu çılgınlığn bende olduğunu bildiğimden kolay vazgeçemeyeceğim hiçbir işe üzerinde çok düşünmeden başlamam. Çünkü bir kez başladım mı duramayabilirim. Bunun tek istisnası sekstir. Huyum nedeniyle 'Ben çapkınlık yapmam' dediğim zaman insanlar bunun  bir ahlaki tavır olduğunu sanıyorlar. Ama değil, sadece dipsomanim nedeniyle bir defa çapkınlığa başladığım takdirde katiyen duramayacağımı bildiğimdendir. Bazen bu hastalığım işe de yarayabiliyor, babam çok eskiden elime bir kitap verdi ve sonunda bütün kitapları okumak gibi absürd bir işe giriştim, Paris'te hayatımda ilk kez bir defile izledim, şimdi de defile görmeden yaşayamıyorum. Hangi kanalda defile bulursam, onu mutlaka dikkatle izliyorum. Hüseyin Çağlayan'ın defilesinde öyle çok not aldım ki gören beni dünyanın en önemli moda eleştirmeni falan sanabilirdi. Defilelerde not almak adetim halen devam ediyor, odamdaki televizyonda bir defile izliyorsam masama oturup harıl harıl notlar alıyorum. Bütün bu süreci olağanüstü trajik yapan boyut, benim aynı zamanda modadan zerre kadar bir şey anlamıyor oluşumdur. Hiçbir şey anlamadığım, hiçbir anlam veremediğim bir şeyi hiç durmadan seyrediyor ve durmadan notlar alıyorum ve bunun ne zaman nasıl duracağı da belirsiz.
Bugün Hüseyin Çağlayan defilesinde başlayan, sonra artarak süren defile notları  almak yeni huyumun bazı sonuçlarını sizinle paylaşacağım. İşte defilelerden notlarım:

- Anladığım kadarıyla moda dünyasında gündelik olanı, sıradan olanı modaya hakim kılmak gibi bir uğraş var. Modacılar bir tür hayal dünyasında yaşadıklarından gündelik ve sıradan olan onlara çok ilginç geliyor olabilir ama bizler gibi gündelik olandan,  sıradan olandan bıkmış ve hatta tiksinmiş insanlar açısından bir de defilede bunları karşımızda görmek bizi bunaltabiliyor. Bunu anlamak çok mu zor yani. Zor ise defileleri bundan böyle sadece diğer tasarımcılar ve moda yazarları izlesin olsun bitsin.
Çağlayan'ın defilesi başlamadan önce salona trafiği sıkışmış bir caddeden yükselebilecek  sesler efekt olarak verildi. Ben 'Ne oluyor deprem mi var?' diye paniklediğimde bana seslerin gündelik olanı vurgulayacağı, bunun işaretinin verildiği söylendi. Benim anlamadığım şu; gündelik olandan hoşlanacak olsam defilenin yapıldığı salonun dışında durup caddeyi seyrederdim. Hem orada trafik sesleri çok daha gerçekçi olurdu. Benim gibi sıradan insanlar defilelerde hayal etmek, fanteziler kurmak ve gündelikten mümkün olduğunca kaçmak istiyoruz. 

- Modacılarda bu ilk maddede  açıkladığım eğilim mankenlerine giydirdikleri kıyafetlere de yansıyor. Podyumdaki bir mankende soket çorap ve terlik olur mu Allah aşkına. Sabah yatakta kalktığında belki olur ama o da sadece belki. Daha sonra böyle şeyleri onun üstünde görmek pek mümkün olmaz. Orijinallik olsun diye yapılıyorsa bu, o zaman  ben en orijinalini yaparım. Ev temizliği yapmakta olan bir kadının evine habersiz girip manken yerine onu seyrederim. Ama mankenler daha güzel olurlar diyorsanız üçüncü maddeye geçelim hemen.

- Artık mankenler güzel değiller. Bence poposu olmayan bir kadın katiyen güzel olamaz. Bırakın güzel olmayı, kadın bile olamaz. Bu zayıflama takıntısı mankenlerin fiziğini gerçekten mahvediyor. Ben bugüne kadar güzel bulduğum manken bacağı pek hatırlamıyorum. Çünkü bacakları çok ince oluyor. Pantolonlu bir kıyafetle podyumda geçen bir mankene arkadan baktığımda onun vücut çizgilerini seçemiyorsam o defileyi de mankeni de defterden hemen silerim ben. Çırpı gibi bir kıza üstüne üstlük soket çorap ve terlik giydirip podyuma orijinalite olsun diye sürerseniz, bizim onu görünce sokağa hemen kaçıp o modacılar tarafından nedense çok arzulanan gerçek yaşama bir an önce dahil olup belki orada bir güzel kadın görmek şansımı artırmaya çalışırım.

- Galiba ünlü tasarımcıların çoğunluğu eşcinsel olduklarından mankende seksüel çekicilik defilelerde artık tamamen gündemden çıkmış durumda. Eğer bu yorum doğruysa, benim gibi insanlar biraz seksüel çekiciliği olan mankenler görmek isterse galiba bundan sonra erkek kıyafetlerinin sergilendiği defileleri seyeretmek zorunda kalacaklar. Vallahi isteyen kızsın bana. Bu ihtimal beni fazla heyecanlandırmıyor, eşcinsel olmak gayretimi bugüne kadar gerçekleştiremedim ne yazık ki.

- Defilelere fazla giyinerek gitmemek gerekiyor. Bunu artık acı biçimde ve terleyerek anlamış bulunuyorum. Podyumlar ve yandaki koltuklar mankenleri ve önemli seyirci kadınları sıcak tutmak için ısındırılıyor galiba. Onlar ısınsın da benim gibi önemsiz şahsiyetler de arada harcanıp terleyebiliyor bu gibi durumlarda.  

- Defilelere seyirci olarak gelen kadınlar daima kural olarak podyuma çıkan mankenlerden daha güzel oluyorlar.

- Bir manken sevgili bulmayı hayatının ideali haline getiren ve bu uğurda cinayet bile işleyebilecek kadar azmış-kızışmış eblehler kimlerdir Allah aşkına?

Sevdiğim kıyafetler
Yazarken notlarıma bakıyorum, Çağlayan'ın defilesinde özellikle iki kıyafeti çok sevmişim. Bir panço kıyafet vardı o çok hoştu, bir de fetişistik çağrışımlar yapan, mankenin tüm yüzünün kafasının kapandığı bir kıyafet vardı. Kadının nasıl gördüğünü anlmamakla birlikte bu kıyafet de çok hoşuma gitti. En azından bu ilginçti ve bana seksi de geldi. Bunu okuyunca tasarımcılar şimdi bana kızacak, 'Haddini bilmez adama bak bir kadını seksi buluyor ne kadar da tekdüze ve banal' falan diyecekler.

ARTIK KENDİME YAZAR DA DEMİYORUM
Zor şartlar altında çalışan muhabirler kendilerine gazeteci diyorlarsa, köşe yazarlarının kendilerine gazeteci demeleri ayıptır tartışmasını internet ortamında okudum ve bu görüşe katılıyorum.
İşte ben bu yüzden hayli zaman önce kendime gazeteci demekten vazgeçip yazı şovmeni olduğumu söylemiştim. Yazı şovmeni olarak adlandırılmak beni mutlu eder ve böylece gerçek gazetecilerin hakkı da yenmemiş olur. Bir de son zamanlarda ayrıca kendime yazar yerine 'yazıcı' demeye de başladım. 20 yıl boyunca tek bir gün bile durmadan yazı yazan bir insan, olsa olsa yazıcı olabilir. Oysa yazarlık tamamen farklı bir kavramdır.