Avrupalı kaşifler Hindistan'a gitmek üzere okyanusa açılıp Amerika kıtasına geldiklerinde bu yeni coğrafyanın farkına varamamışlardı. O yüzden yeni keşfedilen kıtanın halkına Hintli anlamına gelen Indian adını taktılar. Neticede Güney Amerikalılar da Hintliler kadar esmerdi. Aradan asırlar geçti ve şimdi Doğu'dan Batı'ya bir hareket var. Sebep yine ekonomik. Güney Koreliler, Japonlar, Hintliler ve Çinliler batının dev şirketlerini birer birer satın alıyor.
General Motors 2009 Haziranında Hummer jip markasını Çinli Sichuan Tengzhong'a sattı. Ford 1999'da 6,5 milyar dolara satın aldığı Volvo'yu Çinli otomotiv devi Geely'e 1,8 milyar dolara sattı. Neredeyse dörde aldığını bire satmış oldu. Sahibinden satılık kelepir otomotiv devi, kriz geldi böyle oldu. İşin ilginç yanı satış görüşmelerinin 18 aya yakın sürmüş olmasıydı. Demek ki Çinli şirket, fiyatın düşeceğinden emindi. Aynı Ford 2008 yılında Jaguar ve Land Rover markalarını da Hintli Tata Motors'a 1,7 milyar dolara satmıştı.
Bir zamanlar 'devlet gibi şirket' olarak nitelendirilen devler satılıyor birer birer. Devletlerin satılmasının gündeme geldiği bir ortamda otomotiv devlerinin satılmasına şaşırmıyor insan. Batı satıyor, Doğu alıyor. Neredeyse son otuz yıldır doğu üretiyor, batı satın alıp tüketiyordu. Satacak şirketleri kalmayınca batı ne yapacak merakla bekliyorum.
Doğu'nun ne yaptığını anlamak lazım. Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore Asya'nın dört güçlü ekonomisi. Sağlam ilerliyorlar. Çalışıyorlar, hem de çok çalışıyorlar ve çok tasarruf ediyorlar. Neredeyse ortalama yüzde 45 gibi bir tasarruf oranları var. Yani ürettiklerinden fazla tüketmiyorlar, aksine ürettikleri kendilerine de yetiyor dünyaya da. Tasarruflarını da akıllı yatırımlara yönlendiriyorlar. Avrupalıların ve Körfez zenginlerinin yaptığı gibi, ABD'nin içi çürük-dışı cilalı finans kağıtlarına para yatırmıyorlar. Reel, elle tutulur gözle görülür, üretim yapan fabrikalar satın alıyorlar. Bir yandan da kendi ülkelerindeki altyapıyı hızla geliştiriyorlar.
Üstelik çok güçlü geleneksel bir dayanışma kültürü ve iş ahlakları var. Özellikle de Japon ve Koreli işçiler için fabrikalarının başarısı adeta bir onur meselesi haline geliyor. Bir Japon işadamı şirketini batırınca intihar edebiliyor. Politikacıları da çok farklı değil. Yolsuzluk yapan veya başarısız olan bürokratlar onursuz bir yaşamdansa onurlu bir ölümü tercih edebiliyor. ABD'nin dev şirketlerini batıran CEO'lar ise geçmişte aldıkları milyon dolarlara varan bonuslarını harcamak ve stres atmak için jetlerle tatile gidiyorlar.
Bir de bizdeki duruma bakalım. Benim vatandaşım tasarruf bir yana, ortalama 2-3 kredi kartının borcunu kapatmak için cebelleşiyor. Tatil kredisi diye bir kavram herhalde Türk icadıdır. Yolsuzluğu ortaya çıkınca intihar edeni bırakın, istifa eden bürokrat bile pek nadir çıkıyor memleketimde. Kamuoyu baskısı olup da görevden alınırsa şükrediyoruz.
Dış ticaret açığı, işsizlik ve borçluluk oranımız artarken, tasarruf eksiğimizi bir şehir efsanesi gibi anlatıp dururuz. Bırakın yeni yatırımları, elimizde kar eden KİT'leri haraç mezat sattık. Tüm bu köklü sorunlar orta yerde dururken, şimdi de anayasa değişikliği krizini yarattık. Gerilimli iş yapmayı seviyoruz galiba... Hükümet 'Size beş gün müsaade, onayladınız onayladınız, yoksa referanduma gidiyorum bak' edalarında. Peki, referanduma gidilmesi her şeyi meşru ve demokratik yapar mı? İsviçre'nin bir kantonunda, göçmenlerin sınır dışı edilmesi kararını, o göçmenin yaşadığı mahaldeki halkın oyuna bırakan bir yasa çıkmıştı. Hükümet dahil herkes haklı olarak buna tepki göstermişti. Çünkü demokrasi çoğunluğun her şeyi istediği gibi değiştirebilme rejimi değildir. Aksine demokrasi zayıf, dezavantajlı veya azınlık olanın haklarının yasal güvenceye alınması rejimidir.