AKŞAM GAZETESİ | İ.Hüseyin Yıldız | 2010-04-28

kategori2

Hayvancılık diz çöküyor

Asgari ücretin 1.200 euro civarında olduğu Almanya'da kırmızı etin kilosu 7,5 euro, ama asgari ücretin 300 euro olduğu Türkiye'de kırmızı etin kilosu 15 eurodur. Yani Almanlar neredeyse bizim 8 katımız kadar et tüketme potansiyeline sahipler. Üstelik Almanya et fiyatları açısından Avrupa'nın pahalı ülkelerinden biri. Türkiye'de et fiyatları uzunca bir süredir enflasyonun üstünde artıyor ama son dönemlerdeki jet yükseliş; Tarım Bakanı'nın 'Büyük spekülatörler hayvan kesmiyor'  ifadesiyle açıklanabilir mi? 


Bir ürünün fiyatı neden yükselir? Ya arz düşmüştür ya da talep artmıştır. Önce talep tarafına bakalım. Havaların ısınmasıyla artan mangal keyfinin bu denli bir fiyat tırmanışını açıklayacağını sanmıyorum. Yani sebep talep artışı olamaz. Kaldı ki artan işsizlikle birlikte küçülme yaşayan bir ekonomide olsa olsa düşük malların fiyatı artabilir. Amerika'da kişi başına yılda 80 kilo civarında kırmızı et tüketilirken bizdeki rakam 11 kilo. Dolayısıyla olayın talep kaynaklı bir nedeni olmadığı kanaatindeyim.


Arz tarafı biraz netameli. Birçok nedene dayalı olarak Türkiye'nin hayvan varlığı ve et üretimi azalıyor. Özellikle son yıllarda Et ve Balık Kurumu (EBK) ve Süt Endüstrisi Kurumu (SEK) özelleştirmeleriyle hayvancılıkta çöküş iyice su yüzüne çıktı. TÜİK verilerine göre, hayvan sayısındaki azalmaya bağlı olarak; 1989 yılında 544 bin ton olan kırmızı et üretiminin, 2008 yılında 482 bin tona, 2009 yılında ise 450 bin tona düştüğü tahmin ediliyor. Arzdaki bu çaplı bir düşüş önemlidir. Ancak yine de son bir yılda yaşanan yüzde 70 düzeyindeki fiyat artışını açıklamada yetersizdir. Bir diğer neden olarak da yem ve benzin fiyatlarındaki artıştan kaynaklı maliyet artışı gösterilmektedir. Bu açıklama da doyurucu değildir. Zira petrol fiyatı içinde bulunduğumuz kriz döneminde artmamıştır. Yem fiyatlarında da bu çaplı bir artış son bir yılın ürünü değildir. Kısacası et fiyatlarındaki jet artışı arzdaki daralma kısmen açıklamaktadır.


Asıl neden ise, doğru dürüst bir tarım ve hayvancılık politikamızın olmayışıdır. Tarım, hayvancılık, su ve enerji gibi alanlar; gelişmiş hiçbir ülkede özel sektörün insafına veya küçük üreticilerin kaderine bırakılmıyor. Bu alanlarda rasyonel planlama, piyasayı regüle edecek kurumların varlığı, devlet müdahalesi ve mümkün olduğu ölçüde iç kaynaklarla ihtiyacı karşılama temel prensiplerdir. Tarihi boyunca Avrupa Birliği'nin üzerine en fazla tartışma yaşanan ve en zor alınan kararların hep tarım alanında olması tesadüf müdür? ABD'nin tarım sektörüne devasa sübvasyonlar yapması boşuna mı? Oysa bu lider ülkelerin güdümünde olan Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar gelişmekte olan ülkelerde tarım sektörünün liberalleşmesi ve devlet kontrolünden çıkması için ellerinden geleni arkalarına koymuyorlar. Yaptığımı yapma ama dediğimi yap diyorlar. Biz de bir erdemmiş gibi ne diyorlarsa yapıyoruz. EBK'nın büyük bir kısmını ve SEK'i özelleştirerek bu alanda var olan düzenleyici kurumları ortadan kaldırdık. Süt fiyatlarının düşüşünü ve yem fiyatlarının artışını seyrettik. Sonra süt hayvanları kesime sürülünce hayvan varlığı da erimeye başladı.


Geldiğimiz noktada hükümet et fiyatındaki artışı engellemenin yegane yolu olarak; et ve canlı hayvan ithalatına izin verdi. Kendi üreticimizi desteklemek, hayvanları ıslah etmek yerine bugün ucuz diye dışarıdan et alarak bu yıl fiyatları düşürdük diyelim. Peki bundan yirmi yıl sonra ülkede tek yerli üretici kalmayınca bize et satanlar, aynı fiyattan satacak kadar saf olacak mı? Et ithalatını çözüm olarak sunmak en iyimser tabirle saflıktır. Daha kötü bir ihtimal ise ülkeyi buna zorlamak için et fiyatlarının bilinçli olarak arttırılıyor olmasıdır. Ancak günün sonunda kazanacak olana baktığımızda, bu fiyat spekülasyonunun altında büyük üreticileri değil de, ithalat lobisini görmek daha doğru adres olmaz mı?