AKŞAM GAZETESİ | İ.Hüseyin Yıldız | 2010-05-05

kategori2

Kriz bitti mi?

Yunanistan, IMF ve AB arasında bir anlaşma yapıldı nihayet. Toplam 100 milyar euroyu aşan bu anlaşma üç yılı kapsıyor. Diğer bir ifadeyle Yunan halkının en az üç yıllığına kemer sıkması gerekiyor. Fakat 1 Mayıs gösterileri, Yunan halkının pek de kemer sıkmaya razı olmadığını gösterdi. Bence haklılık payları da var. Çünkü küresel krizle birlikte döndürülemez hale gelen borç yükünün; bu krizin çıkmasında ya da yapılan borçlanmada sorumluluğu olmayan kesimlere yüklenmesi en azından adil gözükmüyor.
Şimdi Portekiz, İspanya, İtalya, İrlanda ve hatta İngiltere'nin Yunanistan gibi bir krize gireceği endişesi konuşuluyor. Domino taşı gibi önce Akdeniz'de sonra kuzeyde yıkımlar devam edecek deniyor. Özellikle de kamudan kaynaklı bir borç krizine gireceğinden endişe edilen bu ülkelerden; İspanya'da kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılaya oranı yüzde 41,6, İrlanda'da ise bu oran yüzde 38. Bizdeki durum bunlardan daha mı parlak? Rakamlar tersini söylüyor. 2008 yılında bizdeki kamu borcu/GSYH oranı yüzde 43,3'tü. 2009 yılında bütçenin daha da gevşetildiğini biliyoruz. Bu sayılan ülkelerin hiçbiri 2009 yılında bizim kadar küçülmedi ama bizde de güçlü bir  kayıtdışı ekonomi var diyoruz. Yani özrümüz kabahatimizden büyük duruyor.


Küresel krizin yarattığı hasarları ortadan kaldırmak için, öncelikle krize sebep olan faktörleri  doğru tepit etmek gerekiyor. Bu küresel kriz, esasında finans sermayesinin başı boş bırakılması ve onun yarattığı balonlar yüzünden ortaya çıktı. Likidite bolluğu, gevşek borçlanma kuralları, riskli (mortgage) kredilerdeki artış, bu kredilerin şeffaf olmayan bir biçimde menkul kıymetleştirilmesi, türev ürünlerin gerçeği aşan değerlerle muhasebeleştirilmesi, bilanço aktiflerinin fiktif olarak şişmesi, mali denetim ve derecelendirme faaliyetlerindeki zafiyetler; finans sermayenin her türlü para kazanmasını sağlarken, küresel krizin de taşlarını döşemiştir.
Krizle birlikte hemen her ülkede 'kurtarma paketleri' çıkarıldı. Kurtarma paketinin anlamı, batan finansal şirketlerin zararlarının halktan toplanan vergilerle kapatılması ve böylece bu şirketlerin yeniden ayağa kaldırılmasıdır. Yani bu şirketler 'yaramazlıklarının' cezasız kalacağını, hatta kendi haylazlıklarının bedelini başkalarının ödeyeceğini görmüş oldu. 2008'e kadar balon şişiren Goldman Sachs bedel ödemediği ve cezalandırılmadığı için olsa gerek 2009 yılında bile kendi hissedarlarına karşı hile yapmakta sakınca görmedi. Neticede Goldman Sachs ve benzerlerinin yol açtığı yıkımı önce Amerika ve Avrupa, sonra da diğer dünya halkları ödemedi mi?


İşler iyi gidiyorken denetlemeye ve regülasyona bile karşı çıkan, aman devlet işimize karışmasın diyenlerin, kriz dönemlerinde devlet baba bizi kurtar diye feryat figan etmesi hakça bir şey mi? Sorumsuzca ve hırsla para kazanmak için gözünü karartanların bu kadar şımartılması, onların yol açtığı zarar ziyanın bu işte hiçbir payı olmayanlara ödetilmesi normal mi?
Sorun şu ki, finans sermayenin yol açtığı bu kriz kapitalizmin bir zaafı olarak algılanmamış ve köklü, yapısal değişikliklere gitmekten kaçınılmıştır. Ufak tefek reformlarla ve sıradan mali müdahalelerle talebin canlandırılıp krizin atlatılacağı hesaplanmıştır. 1929 Büyük Bunalımı sonrasında da uzunca bir süre benzer bir tutum sergilenmiş, ancak savaştan sonra Keynezyen politikalar gündeme gelebilmiştir. 1929 krizinin öğrettiği bir diğer ders ise sorunun kaynağına inmeyen palyatif çözümlerin bizatihi sorunu derinleştirdiğidir. Bu durum, hastaya yanlış tedavi uygulayarak hastalığın ilerlemesine sebep olmaya benziyor.  Sermaye hareketleri ve sıcak para üzerindeki denetimler arttırılıp, gelirin yeniden bölüştürülmesine yönelik makro politikalar uygulanmadığı sürece içinde bulunduğumuz küresel kriz zaman zaman sönüyor gibi görünse de en ufak tetiklenmelerde şiddetli sarsıntılar olmaya devam edecektir.