Oray Eğin oray.egin@aksam.com.tr

kategori2

Türkiye nasıl bir felakete sürükleniyor

Türkiye'de şeriat özlemiyle yanıp tutuşan, dün ve önceki gün pek çoğunu sokaklarda gördüğümüz, neredeyse yüzde 10 oy oranı oluşturan bir kitle var. Evlerinde Türk bayrağından çok Filistin bayrağının hazır bulunduğu anlaşılan bu insanların oyunu elde tutmak için koskoca bir ülkenin dış politikası yeniden tasarlanıyor. Türkiye'nin ekseni değiştiriliyor, dünyadaki yeri yeniden konumlandırılıyor.

Evvelden Deniz Feneri'yle cepleri soyulan bu yüzde 10'luk oy potansiyeli, daha önceki sabah İnsani Yardım Vakfı gibi tartışmalı, şaibeli bir vakıf tarafından göz göre göre ölüme gönderildi. Kahramanlık masallarıyla kandırıldılar, kandırılmaya devam ediyorlar. Daha da kötüsü şimdi ölüme gönderilenlerin üzerlerinden siyaset yapılıyor.
İsrail'in yaptığının kabul edilebilir bir tarafı yok. Ama bu vakfın, bu vakfa alkış tutanların da özrü yok.

En temel görevi vatandaşlarının can güvenliğini korumak olan devlet, vatandaşlarını uyarmıyor, onların gitmelerini engellemiyor. Kendi sorumluluğu hakkında hiçbir şey demeyen, kendi vatandaşından özür dileyemeyen devlet, Batılı ağabeylerinin izin verdiği ölçüde içi boş, bildik nefret söylemleriyle İsrail'e saldırıyor şimdi, İsrail'e saldırarak oy avcılığı yapıyor.

Amaç zulüm gören Müslümanlara yardım eli uzatmak mı: Türkiye zulüm gören başka Müslümanların davasını neden bu kadar sahiplenmiyor, mesela şeriat altında yaşayan İranlıların haklarını aramıyor da kendisini Gazze kahramanı yapmaya çalışıyor... Sormayalım mı?
Bunun adı Müslüman dayanışması, ya da insani duyarlılık değil. Düpedüz oy avcılığı, yüzde 10'a göz kırpmaktır. Başka Müslüman ülkeler, Arap dünyası neden İsrail-Filistin kavgasında böylesi taraf olmuyor da Türkiye kendisini ortalığa atıyor; Mısır bile mesafeliyken..

Hele hele halihazırda kendi topraklarında savaş halindeyse Türkiye... PKK'yla mücadelesini çözememiş, açılım balonu patlamış; örgüt şımartılmış ve yeniden tehdit eder hale gelmiş, yanlış politikaların sonucu yeniden eylemlere başlamışken, Türkiye bir de hızla Ortadoğu bataklığına sürükleniyor.

Açıkça Hamas'ın yanında yer alıyor yeni Türk dış politikası. Oysa biz her Hamas dediğimizde karşılık olarak PKK dense söyleyecek sözümüz yok.
Bir gerçeği unutmayalım: Hamas, İsrail'in PKK'sıdır ve İsrail yıllardır uluslararası alanda terörist olarak kabul edilen bu örgütle savaş halindedir. Nasıl ki bir başka ülke Türkiye'nin PKK'yla savaşında taraf olamazsa, olmasına izin verilmezse, İsrail de Hamas'la kendi meselesine başkasını karıştırmıyor. Haklılığı, haksızlığı tartışılabilir. Ama durum bu. Dahası, İsrail tıpkı İran ya da Rusya gibi kendisine karışmaya çalışanlara yıllardır istikrarlı bir şekilde çok sert tepki veriyor, tavır koyuyor. Birlemiş Milletler'i bile takmayan bir ülkeyi halihazırda sorunlarla kavrulan Türkiye'nin Başbakanı ve Dışişleri Bakanı mı dize getirecek?

İran'a, Rusya'ya tek söz söyleyemeyen Türkiye kalkıp İsrail'in içişlerinin, o ülkenin kendi - haklı ya da haksız - savaşının tarafı olarak görebilir mi kendisini? Başka hiçbir meselede taraf olmaktan kaçınırken nasıl oluyor da Gazze'yi bu kadar çok sahiplenmeyi devlet politikası haline getirtebiliyor bu hükümet?

Bu bataklıkta ne işimiz var, biri bana açıklasın. Sırf Başbakan Erdoğan kendisini Ortadoğu'nun lideri yapmak istiyor, üniversite odasında 'Neo Osmanlı' hayalleri kuran, oryantalist hayalperest dışişleri bakanı yapıldı diye mi yılların şekil verdiği Türkiye'nin dünyadaki konumu böyle kolay sarsılıyor?

Dahası, İsrail'le koparılan ilişkiler karşılığında Türkiye'nin geldiği noktaya bakın:

Terörizme ev sahipliği yapan devletlerle yakın ilişki kuruluyor. Yıllarca PKK lideri Abdullah Öcalan'ı beslemiş Suriye birden en yakın müttefikimiz, yanı başında kurulan yeni Kürt devletine seyirci, Ermenistan uğruna en yakınımız Azerbaycan küstürülmüş, terör ülkesi Pakistan'la vize kaldırılıyor, şeriat ülkesi İran'ın neredeyse Hitler'e eşdeğer lideri Türk Başbakanı'nın en yakın arkadaşı, Sudan gibi bir başka terör ülkesi Ankara'da ağırlanıyor...
PKK'yla mücadelede nereye gelindi? Hiç. Batı'yla ilişkiler ne durumda? Koca bir dışlanma. Avrupa Birliği imkansız. En büyük müttefik ABD'den arka arkaya tepki gör... Sonunda da yalnız, sadece yüzde 10'luk şeriatçı bir oy deposunun arzuladığı bir eksene oturt Türkiye'yi: İşte vizyon, işte yere göğe sığdırılamayan, 'yeni Kissinger'ın şekillendirdiği dünyadaki yeni Türkiye... Kısa görev süresinin sicili.
Bu Ortadoğu bataklığının sonunda felaket var. Bir yandan kendi topraklarımızda savaşırken, bir yandan başkasının savaşına taraf olmanın bedelini ödeyen yine bizler olacağız.

Ben Dylan'ı beğendim
l Beklentilerim çok düşüktü. Dylan hayranları arasında 'çok kötü bir Bob Dylan konseri' izlemenin havası başkadır. O yüzden de çok kötü bir Dylan konserine hazırlanıyordum. Beklediğim kadar kötü çıkmadı bir kere.

l 21 sene önce Türk seyircisine ne kadar ters davrandığı konuşulmuştu. Bu sefer keyfi yerindeydi sanki. Arada gülümsüyordu. Hatta konserin sonunda 'Thank you friends' bile deyip, orkestrasını tanıttı.

l Dylan ve arkadaşları bir yerde çalıyormuş, kendi kendilerine jam-session yapıyormuş, biz de uğramışız havası vardı. Bu bakımdan sürprizliydi.

l Bütün şarkılarını değiştirerek söyleme geleneği aynen devam etti Dylan'ın. O yüzden bazı şarkıları tanımak imkansızdı. 'Stuck Inside of Mobile With The Memphis Blues Again' şarkısını ezbere bilmeme rağmen önce çıkaramadım. Aslına en yakın 'Ballad Of A Thin Man'i söyledi. Bis'ten sonra 'Like a Rolling Stone'u da biraz farklı çaldı, ama hiç kötü değildi.

l Ölmeden önce göreceğimiz kaç kişi kaldı?' sorusu konserden sonra konuşulup durdu: Geçen sene Cohen, bu sene Dylan... Başka ilah kaldı mı?
l Cohen-Dylan kıyaslamaları da yapıldı elbette. Seyirci Cohen'de çok yaşlıydı, Dylan'da daha genç. Cohen'in orkestrası bir müzikal gibi, CD'deki gibi çaldı şarkıları, Dylan bambaşka bir hale döndürdü şarkıları.

l Çok uzun zamandır, izlediğim pek çok konserde tanık olmadığım kadar uzun bir alkış ve çığlık seansına tanıklık ettim. Stadyumda bir maç gibi inledi tıklım tıklım dolu Açıkhava.

Sedat Ergin'i deşifre ediyorum!
Hemen hemen bir sene önce... Leonard Cohen konserinden çıkışta Kanat Atkaya'yla bir yere içki içmeye gitmeye karar veriyoruz. En yakında Al Jamal var ve tam oraya hareket edecekken Sedat Ergin'e yakalanıyoruz... 'Bu konserden çıkıp dansöz izlemeye gittiğinizi herkese teşhir edeceğim' diyor...

İntikam soğuk yenen yemektir misali içimde tutuyorum bu meseleyi...
Ve dün gece Sedat Ergin'le ilgili bir bilgi alınca 'Ben bunu deşifre etmez miyim' dedim. Aldığım bilgiyi hemen paylaşıyorum: Meğerse Sedat Ergin tescilli bir Dylan düşmanıymış. Dylan konserine gelmeyi reddettiği gibi, gelenlere de hiç iyi gözle bakmıyormuş. Kendisi de çok başarılı bir müzisyen olan Sedat Ergin'e Dylan karşıtlığı sorulduğunda ise epey uzun bir 'Müzik Tarihine Giriş' dersinden başlıyormuş...
Bu yüzden de geçen gece yoktu Açıkhava'da.
Ama o kaçırdı, biz eğlendik.

 



Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

İletişim |  Künye | 
Copyright Türkmedya A.Ş. Akşam Gazetesi Güneş Gazetesi Tercüman Gazetesi Autocar Dergisi Alem Dergisi FourFourTwo Dergisi Eve Dergisi Platin Dergisi Stuff Dergisi Maxim Dergisi Alem FM 89.2 Lig Radyo 92.3